02.10.2026
Büyük Kopuş: Dinden Seküler Dünyaya Doğru
Ben bir inanca sahip olup bu doğrultuda yaşamayı görev bilen bir insanım; yersiz yurtsuz bir Müslümanım. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat; 56) diyen Allah’ın muhatap aldığı kulum.
Kur’an’a göre yaşamaya çalıştığımdan dolayı, okuduğum kitapları inancıma göre seçmem ve yorumlamam kaçınılmaz. İnanç insanın hayata bakış açısıdır. İnanç; başta akıl ve kalp birlikteliği olmak üzere insana ait her şeyi içinde barındırır.
Profesör Dr. Ali Köse’nin “Dinin Geleceği” kitabını okurken çok düşündüm. Bu yüzden başlığa “İnsanın Yarınını ve Dünyanın Sonu”nu ekledim. Kitap, etkilemenin ötesinde beni epey sarstı.
Her ne kadar kitap Batı’nın din anlayışı ve dünyasını üzerine yoğunlaşmış olsa da bir Müslüman olarak kitaptan çok etkilendim. Kitaba “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” gözüyle de bakabiliriz.
Sonuçta İslam dininin müntesibiydim ve insan kardeşlerimle aynı gemide sonu ve başı belirsiz olan bir yolculuğa çıkmıştık. İşin tehlikesi şurada ki bu sefer gemiyi kullanan kaptan bir insan değil. İnsana benzeyen, insanın yarattığı bir şey kaptan yerinde insanlık gemisini yürütüyordu ama nereye? İşte bu soru ve beraberinde gelen bilinmezliği gördüm ve dehşete kapıldım.
Soru/n şu: İslam ve İslam dünyası kitapta anlatılan sorunların ve gösterilen tehlikelerin neresinde duruyor?
Buna vakıf mı, değil mi?
Uzak mı, yakın mı?
Şahsen ben Müslümanların kitapta anlatılan sorunların ve işaret edilen tehlikelerin farkında olmadıklarını düşünüyorum. Müslümanlar da söz konusu kitapta belirtilen önemli sorunlara sahip ancak ortaya konulan belirli bir çözüm yok. Tehlike yanı başlarında ama bunu göremiyorlar. Muhtemelen kitapta anlatılan sorunların benzerlerini yaşıyorlar Müslümanlar ama onlar bu sorunlarını ortaya koyacak güç, imkan ve cesaretten yoksunlar.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen belki de uzak olmayan bir gelecekte “Üzülmeyin, gevşemeyin eğer inanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz” buyruğu gereği umutlu olmak gerekir.
Yurt dışına ilk çıkışım 2005’teydi. İran’a gitmiştim ve orada yabancılık çekmemiştim. İnsanın sıcaklığını ve cana yakınlığını, toprağın kokusunu ve benzerliğini olduğu gibi hissetmiştim.
Avrupa’ya ise ilk defa 2011’de gitmiştim. Bu yolculuğum da Almanya’ya olmuştu ve söz konusu ülkenin insanlarında ilk gözlemlediğim yüz ifadelerindeki tuhaf bir soğukluk, insanlara garip bir şekilde mesafeli duruşlarıydı.
Orada insanlar vardı ama sıcaklıklarını ve yakınlıklarını hissetmemiştim. Orada insanlar vardı ama ben insan olarak onlara ulaşamıyordum. İnsan insana uzaktı. Benim durduğum yer belliydi ama onlar insan olarak çok farklıydılar ve değişik yerlerde duruyorlardı.
Söz konusu durum mevcut haleti ruhiye ile anlatılacak bir şey değil. Sanki gecenin karanlığında bir dağ başında yakılmış bir ateşten geriye kalmış köz parçaları gibiydiler, sağa sola savrulup duruyorlardı. Ateş ve insan olarak son demlerini yaşıyorlardı. Birazdan son ışıklarını ve enerjilerini kaybedip karanlığa karışacaklardı. Bunu görmüştüm ve çok şaşırmıştım.
Kitabı okuyunca Müslümanların Batılı insanı bekleyen akıbetten uzak olmadığını gördüm. Aynı yolu takip ediyorduk. Batı dünyası ışığını yitiren karanlık yerden geliyordu ve Doğu dünyası ise vurdumduymazlığıyla süratle Batı dünyasının içine düştüğü karanlığa doğru yol alıyordu. İki dünya karanlıkta buluşacaktı, bundan kaçış yoktu. Hepimizi dehşetli bir akıbet bekliyordu. Allah büyüktü ve bizim kutsal kitabımızda umutsuzluğa yer yoktu.
Sorun şurada ki ortalıkta “biz” yoktuk.
Bu açıdan ben sorularımla, yorumlarımla, notlarımla Ali Köse hocanın yapmadığını (belki de yapmak istemediğini) yapacağım, Müslümanları problemin içine çekerek bizi bekleyen tehlikeye karşı uyaracağım. Böylece alıntılarla, bilgi notlarıyla, yorumlarla bizi uzun bir yolculuk bekliyor.
Pew 2022 araştırmasına göre 2032’ye kadar Amerika’da Hristiyanlar %50’nin altına düşecek, 2070’te ise “dinim yok” diyenler, Amerika’nın en büyük grubu olacak.
Din ve sağ eğilim bakımından Amerika ile Türkiye birbirine benziyor. KONDA’nın Ekim 2024’te “Hayat Tarzları” araştırmasının bulgularına göre kendisini dindar olarak tanımlayanlar %55’ten (2008) %46’ya geriledi. Kendisini ateist veya inançsız olarak tanımlayanların oranı aynı yıllar arasında (2008-2025) %2’den %8’e yükseldi. Bunlar görünen rakamlar fakat başta deist gençler olmak üzere gerçek rakamın daha yüksek olduğunu biliyoruz.
Şu tespiti yapabiliriz: Türkiye’de dinden uzaklaşan insanların sayısı hayli artmaktadır. Gençler söylemleri ile eylemleri arasında tezat olan dindarlara bakarak ya İslam’a karşı kayıtsız olma yolunu tercih etmekte (deizm) ya da ateizme yönelmektedir. Bu açıdan Amerika’da Hristiyanların durumu ile Türkiye’de Müslümanların durumu birbirine benzerlik/paralellik göstermektir.
Charles Taylor’ın “büyük kopuş” görüşüne göre din toplumsallıktan bireyselliğe gerileyecek ve sosyal ağlardaki nüfuzunu kaybedecektir. Ahlaki değerler bile sahip olduğu alanı teknolojiye kaptırdı. Din olmadan da ahlaklı ve anlamlı bir hayat yaşanabileceği düşüncesi akıllara yerleşmeye başladı.
Dinin boşalttığı duygu ve düşünce alanını şiir, müzik, resim ve diğer sanat dalları doldurdu. Artık İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde inanmamanın norm olduğu bir toplumsal yapı ve sosyal yaşam alanı mevcuttur. İsveç ve Danimarka dünyada kiliseye gitmeme oranı en düşük iki ülkedir.
C. Taylor, “Seküler Çağ” (2014) kitabında, son yarım yüzyılda yeni bir dünya ile karşı karşıya olduğumuzu ve bu dünyada eski bağlantıların neredeyse tümüyle hükümsüz hale geldiğini söyler.
Her neslin çocuklarını kendilerinden daha az dindar yetiştirdiğine dair ortaya konulan sosyolojik bir tespit, Amerika’nın ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu dünyanın bir çok ülkesinde acı da olsa önemli bir gerçekliğe işaret etmektedir.
Günümüz toplumunda yeni nesiller, kapitalizmin dayattığı seküler eğitim, cezbeden ekonomik farklılıklar ve tüketim çılgınlığı gibi yeni süreçlerle karşı karşıya kalıyorlar. Her nesil dini inanç ve kültürü bir sonraki nesle aktarmakta daha başarısız oluyor.
Her geçen gün insanların sekülerleştiği bir gerçek olmakla beraber birçok ayette göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu dile getiren Allah’ın buna cevabı ne olacak?
Katolik rahip Charles Chaput, “Yabancı Bir Ülkede Yabancılar” (2017) eserinde diyor ki biz artık Amerika’da post-Hristiyan bir ülkede yaşayan Katolikleriz. Kendi ülkemizde yabancı gibiyiz. Ülkenin yeni sahipleri dinsiz çocuklarımız ve torunlarımız. Onlar yerli, biz yabancıyız.
Jean Twenge’ye göre internet nesli (i-Nesli) ABD tarihinin dindarlık düzeyi en düşük kuşağıdır.
Mary Eberstadt’ın “Batı Tanrı’yı Nasıl Kaybetti” eserine göre Batı modernitesi, çok boyutlu bir şekilde dini olumsuz etkilemiştir. Artık eski dini yaşam formları önemini yitirmiş, sürdürülemez hale gelmiştir.
Eberstadt’ın düşüncesinden hareketle Türkiye hakkında da şu tespiti yapılabilir: İnsanlar eskisi gibi İslam’a rağbet etmiyor. İslam’dan kopuşlar İslam’a dahil olanların sayısından daha fazla. Diyanet, tarikatlar ve cemaatler yeni nesil gençlere ulaşamıyor. Gençler hayatın anlam arayışını İslam’ın görünen yüzlerinde değil, yerlerde, farklı mecralarda arıyorlar. İslam’a dair birçok ritüel veya söylem hayatımızın her yerinde olmasına rağmen söz konusu dini durum insanları harekete geçirecek yeni toplumsal dinamikler ve anlamlar üretemiyor.
David Voas kendisine ait olan “Fuzzy fidelity” (belirsiz sadakat) kavramını, inandığını dile getiren insanların dine derinlemesine değil yüzeysel olarak bağlılığını ifade etmek için kullanır.
Kanımca ülkemizde de İslam’a bu şekilde bağlı olan insanların sayısı son yıllarda artışa geçti. Bunlar İslam ile laiklik arasındadır (fuzzy fidelity) ama yüzleri yoğunlukla laikliğe dönüktür. Zaman Müslümanlar aleyhine işlemektedir çünkü bu insanlara hakiki İslamiyet’i gösterecek dini, ahlaki ve kültürel İslami oluşumlar ya yoktur ya da yetersizdir.
Fakat şu bir gerçektir: İnsanlar cemaatlerden ve tarikatlardan uzak dursalar da manevi doyum peşinden gitmeye, hayatın anlamını aramaya devam ediyorlar. Biz bu durumu Robert Fuller’in “unchurched spirituality” (kilisesiz maneviyat) isimlendirmesinden hareketle kendimize uyarlayarak “unmosqueted sprituality” (camisiz maneviyat) diye ifade edebiliriz.
C. Taylor’a göre bilimsel bulguların yıllar içinde giderek artan birikimi karşısında, dini dünya görüşü mecburen geriledi. Çünkü kültürün belirleyici unsuru, bilimin ürettikleriydi. Moderniteyle birlikte insanlık birçok sahte puttan kurtuldu ama öte yandan tinsel gerçekliklerle de bağını kopardı.
Değişim artık inancın yitirilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.