20.09.2026
Avrupa’nın önünde iki kritik sorun duruyor. Önümüzdeki yıllarda bu sorunların nasıl gelişeceği, Avrupa’nın gelecek on yıllarını şekillendirecek.
Bu iki konu aynı zamanda birbiriyle yakından bağlantılı ve iç içe geçmiş durumda.
Birincisi Ukrayna savaşı, yani jeopolitik sorun.
Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik ve jeopolitik denklemini değiştirdi.
Başta üç büyük ülkede (Almanya, Fransa İngiltere) olmak üzere Avrupa hükümetlerinin büyük bölümü, son aylarda açık şekilde ifade ettikleri gibi, savaşa devam etmeyi ve dünyanın en büyük nükleer silah stoğuna sahip Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratmayı istiyor. Bu hedef mümkün mü?
Ukrayna için en azından, Ağustos 2025’te Alaska’da yapılan Trump-Putin zirvesi sonrasında ABD Başkanı’nın önerdiği ve Avrupalı güçlerin reddettiği barış planının şartlarından daha iyi sonuçlar elde edilebilir mi?
Yoksa Alaska Planı’nın zımnen kabul ettiği gibi, savaşı Rusya’nın kazandığı gerçeği değişmeyecek, Ukrayna daha da ağır bedeller ödeyecek ve Ruslar daha ileri kazanımlar mı elde edecek?
Böyle bir sonuç şimdi savaşın baş destekçisi olan Avrupalı ülkelerin ağır bir darbe alması anlamına gelecek ve o ülkelerde ciddi zincirleme sonuçlara yol açacaktır.
Bu savaş da bir gün bitecek ama sorun ortadan kalkmayacak. Son dönemde sıklıkla vurguladığı gibi, Avrupa yeni bir “güvenlik mimarisi” oluşturmak zorunda.
Yeni mimari diye ifade edilen yapının ve doktrinin temelini, Avrupa’nın izleyeceği Rusya siyaseti oluşturacak. Avrupa’nın çıkarları açısından rasyonel bir Rusya siyaseti kurulabilecek ve üzerinde Avrupa çapında geniş bir mutabakat sağlanabilecek mi?
İkincisi politik sorun.
Yine başta üç büyük Avrupa ülkesinde olmak üzere, radikal partiler özellikle aşırı sağ güçleniyor. Merkez sağ ve sol ana akım partiler hızla kan kaybediyor.
Son örnek Almanya’daki aşırı sağ parti AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimindeki zaferi, tamamen beklenen bir gelişme olmasına rağmen, büyük yankı yaptı.
Ancak Batı medyasındaki yaygın yorumların aksine, radikal partilerin yükselişinin arkasındaki başlıca nedenler göçmen ve İslam karşıtı olmalarından ibaret değil. Ana akım partilerin yanlış tercihleri ve politikaları da radikallerin işini kolaylaştırıyor.
Pek çok gösterge bu eğilimin devam edeceğine, kıtada politik topoğrafyanın önemli ölçüde değişmeye devam edeceğine işaret ediyor.
Bir dizi değerlendirmede bu iki konuyu ele alacağız ve Avrupa’daki gelişmeler karşısında Türkiye’nin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini tartışacağız.
* * *
Ama önce kısaca eski İtalya Başbakanı ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’nin Avrupa analizlerini görelim.
Kıtanın saygın ve yetenekli aydınlarından Draghi son dönemde Avrupa’nın derin sorunları üzerine yaptığı yayın ve konuşmalarını, haziran ayında çıkan İtalyanca bir kitapta topladı: Competere o Sparire. Kitabın hızla başka dillerde yayınlanması bekleniyor.
Draghi’ye göre Çin ile ABD arasına sıkışan Avrupa, köklü reformlar yapmaya veya yavaş ölüme mahkum. Son kitabının başlığı da bu imayı içeriyor: Ya Yarış ya da Yok Ol.

Draghi’ye göre Çin ve ABD karşısında rekabet gücü kazanabilmek için AB’nin dış politika, savunma, sanayi politikası, sermaye piyasalarının entegrasyonu, vergi politikası gibi alanlarda hızla reformlar yapması ve beraber hareket etmesi gerekiyor.
Draghi’nin önerilerinin Brüksel seçkinleri tarafından ciddiyetle izlendiğini ve bazı çalışmaları etkilediğini biliyoruz.
Draghi, önerilerinin başarılı olabilmesi için AB’nin federal bir modele, bir başka deyişle Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşmesi gerektiğini biliyordu. Zaten açıkça Federal Avrupa’yı savunuyordu.
Ama Avrupa’da federal çözüm mümkün mü? Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana geçen 1500 yıl içinde Avrupa her neleri başardıysa, büyük ölçüde çok merkezli ve ademi merkeziyetçi yapısı sayesinde başardı. Esasen Avrupa demek çok merkezlilik demektir.
Ayrıca, son dönemde giderek güçlenen radikal siyasal partiler dahil geniş bir kesim, Brüksel’deki merkezi yönetimin yetkilerinin artmasına, yani federal eğilimlere karşı.
Elbet bu gerçeklerin farkında olan Draghi şimdi son kitabında Avrupa için “Pragmatik Federalizm” çözümü öneriyor (Federalismo Pragmatico). Draghi bu modeli, belirli politikalar etrafında gönüllülük temelinde koalisyonlar kurulması olarak tanımlıyor.
Ama bu tanıma göre Pragmatik Federalizm, esas olarak Federal değil, Konfederal bir yapıyı ima eder. Esasen AB’nin bugün gidişi de kaçınılmaz şekilde o yöndedir.
Mevcut 27 üyeye nispeten kısa bir sürede 6 Balkan ülkesi, Moldova ve Ukrayna’nın katılımıyla üye sayısının 35, belki daha fazla olması bekleniyor.
Böylesine farklı kültürel ve sosyo-ekonomik arka plana sahip 35 civarında ülkenin yönetilebilir bir federal yapı altında buluşabilmesi neredeyse imkansız.
Kararların oybirliği ile alındığı işleyiş de değişmek zorunda.
Buna karşılık Draghi’nin önerdiği gönüllülük temelinde kurulan koalisyonların güçlü olabilmesi için taban, yani toplam üye sayısı olabildiğince geniş olmalı.
Türkiye, Rusya, Belarus, üç Güney Kafkasya ülkesi gibi, tarihsel olarak ait oldukları yer Avrupa olan ülkelerin katılımıyla AB üye sayısının, zaman içinde en az 40’a ulaşması beklenmelidir.
AB için gerçekçi vizyon budur.
Ancak demokrasi ve hukukun üstünlüğü kriterlerini asgari düzeyde karşılamayan bir ülkenin AB içinde yer alamayacağı, o yapının değişmeyecek bir kuralı olarak kalmalıdır ve herhalde kalacaktır.
Avrupa muhtemelen hiçbir zaman tek merkezden yönetilen bir kıta olmayacak, çok merkezli olmaya devam edecektir.