18.08.2026
Amerikan İç Savaşı sırasında “Kuzeyli” Potomac Ordusu’nun Fredericksburg Muharebesi’nde “Güneyli” ordusu karşısındaki hezimeti (13 Aralık 1862), Kuzeyli askerler arasında ciddi bir moral bozukluğu yaratmıştı. Komutanlar olası firarları önlemek için bir dizi önlem aldılar. Bunlar arasında “Evim, Güzel Evim!” (Home! Sweet Home!) adlı şarkının yasaklanması da vardı.
“Evim, Güzel Evim” sözü, 1823 yılında Londra’da sahnelenen Clari, or the Maid of Milan adlı operada geçen aynı isimli şarkıyla popülerleşti. Bestesi Sir Henry Bishop’a, sözleri John Howard Payne’e ait şarkı, özellikle gurbetçilerin, yersiz yurtsuzların ve evlerinden uzak kalan askerlerin sıla hasretini simgeliyordu.
Zamanla nerdeyse evrensel bir halk deyişine dönüşen bu şarkı sözü, bir yerlerde kendine ait bir evi olanlar için ruhsal huzurun adresini işaretlemektedir. Uzaklarda da olsa, sazlıktan küçük bir kulübe de olsa ev sahibi olmak güzeldir. Ev, Gaston Bachelard’ın (2014) yorumuyla, “insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biri”dir.
***
Buna karşılık, doğduğu evin ateşe verilip yıkılışına tanık olanlar için şiddetin, travmanın ve korkunun işaretlediği bir yerden bahsediyoruzdur. Orası artık sadece kişisel haritamızda görünen bir yer işaretidir. Geçen yüzyılın başında Ermenilerin, sonunda Kürtlerin ve bugün Filistinlilerin “evsel” deneyimleri, Payne’in şarkısındaki romantik ve durağan ev imgesiyle keskin bir karşıtlık içindedir.
Bir Filistinli için ev, bir ontolojik direniş mevzii ve nihayet bir yas nesnesidir. Aynı ev, Siyonist rejimin bir askeri ya da sözde “sivil yerleşimci” için buldozer ya da tankların geçiş güzergahıdır. Bachelard’ın “ilk evrenimiz” olarak kutsadığı ev, bir Filistinli için her an baskına uğrayabilecek, yıkılabilecek veya terk edilmek zorunda kalınacak bir güvensizlik mekanıdır.
Bu güvensizlik, özellikle kadınlar için dramatik sonuçlar doğurur. Bugün Filistinli kadınların evlerine yapılan ani saldırılardan duydukları sürekli korku, onları geceleri çocuklarını kendi yataklarında tutmaya yöneltecek yoğunluğa erişmiştir. Feminist aktivist ve akademisyen Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın (2015) mülakat yaptığı Filistinli kadınlardan Nawal, evinin yıkılmasından önceki altı ay boyunca üç, altı ve yedi yaşlarındaki üç çocuğuyla birlikte kocasıyla aynı yatakta yattı.
Görüşülen kadınların neredeyse yarısı, buldozerler evi yıkmak için geldiğinde taciz veya istismara uğrama korkusuyla tamamen giyinik uyuduklarını belirtmektedir. Kadınlardan Manar, bu duygu durumunu şöyle açıklamıştır:
Son üç yıldır, geceleri yıkandıktan sonra tüm kıyafetlerim üzerimde olarak yatağa giriyorum […] Uyumak için pijama giymekten bile korkuyorum çünkü ne olacağını asla bilemezsiniz. Hoda’ya evlerini yıktıklarında ne olduğunu sorun; neden tüm kıyafetlerimizle uyuduğumuzu anlayacaksınız.
Evi askerler tarafından yıkılan Hoda sözü alır:
“Evi yıktıklarında hâlâ eşofmanlarımlaydım. Bunu ancak gazetedeki fotoğrafları görünce fark ettim. Peçem yoktu ve sadece eşofmanlarımlaydım! Kendi evimde mahremiyetimi ve güvenlik hakkımı ihlal ettikleri için onları asla affetmeyeceğim. Bu yüzden, bugün bile kiralık dairemde, evdeyken peçemi ve uzun elbisemi [dişdaşa] çıkarmayı reddediyorum. Geçen yılki yıkımdan beri uyumanın ne anlama geldiğini bilmiyorum.”
Ev, Siyonist rejimin baskıcı militarist rejimi altında, Filistinlilerin “dışarıdaki” zorluklardan kaçabildiği az sayıdaki mekandan biriydi. Bir tür sığınak olarak ev, kişisel gelişim ve topluluk oluşturma alanıdır. Bir yerde ev sahibi olmak, bireye hukuki, ekonomik ve psikolojik bir güvence sağlar. İşgale karşı “buradayım ve gitmiyorum” iradesini somutlaştırır. Siyasal anlamda ev, asker-devlet ataerkilliği içinde muhalif bir mekan olmakla; hane halkının baskılardan azade hissedebileceği bir yerdir.
Filistinliler için maalesef artık öyle değil. Bunun başlıca iki nedeni var:
Birincisi, işgalci ordunun Nablus Operasyonu (3 Nisan 2002) sırasında yürürlüğe koyduğu “fraktal sürü saldırısı” stratejisidir. Kent içi çatışmalarda mimariyi bir engel değil, “geçirgen bir ortam” olarak tanımlayan bu stratejide, her askeri birim, hareket tarzında genel manevranın hem mantığını hem de biçimini yansıtır.
Mimar akademisyen Eyal Weizman’a (2006) mülakat veren General Aviv Kohavi’nin deyimiyle, askerler “duvarların içinden” geçer: Bir duvarın arkasında toplanan askerler, patlayıcılar veya büyük bir balyoz kullanarak içinden geçilebilecek büyüklükte bir delik açarlar. Duvarı delip geçmeden önce, bazen sersemletici el bombaları veya çoğu zaman bir oturma odasına birkaç rastgele atış yapılır. Askerler ortak duvarı geçtikten sonra, içerideki aile üyeleri toplanır ve odalardan birine kilitlenir. Burada bazen operasyon bitene kadar su, tuvalet, yiyecek vs. olmaksızın tutulurlar. Askerlerin binalar içindeki bu hareketi, direnişçileri “dışarı” çıkmaya zorlar. “Onları sokaklara iteceğiz ve orada avlayacağız.” Sığınak işlevini kaybeden evler sokağa; eskiden direnişçiye avantajlı koşullar sunan sokaklar ise artık birer ölüm tuzağına dönüşmüştür.
İkincisi, BM (OCHA) verilerine göre, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 2009 yılbaşından bu yana (12 Ağustos) askerlerin ve Yahudi yerleşimcilerin saldırıları sonucunda, çoğunluğu mesken olmak üzere 14.747 bina yıkılırken 23.763 Filistinli yerinden edildi.
Yıkımların %75’inin Siyonist rejimin tam askeri ve mülki kontrolündeki C Bölgesi’nde (Area C) gerçekleşmiş olması anlamlıdır. Oslo II Anlaşması’yla “kademeli olarak” Filistin Yönetimi’ne bırakılması öngörülen bu bölge, Batı Şeria topraklarının %61’ini oluşturmaktadır. Bugün başta Cenin ve Kusra olmak üzere, bölgedeki köy ve kentlerde ev yıkımları, askeri amaçlı el koymalar ve yerleşimci baskınları hız kesmeden devam etmektedir.

Batı Şeria’daki Barta’a kasabasında bir ev yıkma operasyonu. Haziran 2026 (Foto: AA)
Siyonist rejimin “mülksüzleştirme yoluyla Filistinlileri savunmasız bırakma ve göçe zorlama” stratejisi yeni değildir. Shalhoub-Kevorkian’a mülakat veren Salim, evinin yıkılışını “Nakba” (Felaket) sürecinde kaybedilen evlerle ilişkilendirirken şu yorumu yapar:
Evimizin yıkıldığını öğrendiğinde tüm aile çok çaresiz ve aşağılanmış hissetti. İki kız kardeşimden biri, “Biliyor musun kardeşim” dedi, “1948’de bunu bize yaptılar. Evlerimizi aldılar. Ve şimdi sana da aynısını yaptılar. Ama hâlâ birlikteyiz, hâlâ birbirimizi destekliyor ve seviyoruz; hepimiz Kudüs’teyiz ve bugün olduğu gibi Kudüs’te, çadırlarda, sokaklarda, birbirimizle, aynı odada kalacağız. Ama birlikteyiz. Amcan sana evini açtı ve hepimiz onu [yeni bir ev] inşa etmene yardım edeceğiz. Sana mobilya vereceğim ve çocuklarının okuluna yardım edeceğim. Ev nedir? Biz eviz, ev biziz.”
***
Nakba’dan bugüne Filistinlilerin evsel deneyimi, doğrudan mülksüzleştirme ve yıkım üzerine kuruludur. Basitçe bir demografik mühendislik değil, bir halkın evsel geçmişinin, mahremiyetinin ve geleceğinin kasıtlı olarak silinmesi, bir tür “mekânkırım” (domicide) söz konusudur. Yıkılan evlerle birlikte direniş kapasitesinin de çökmesi beklenmektedir.Ne de olsa evi elinden alınmış bir insanın “ilk evreni” elinden alınmıştır.Evi yıkılan bir bireyin önceliği, siyasi muhalefet ya da direniş değil, barınma, gıda ve güvenlik gibi temel ihtiyaçlar olacaktır.
Filistinlilerin evsel deneyimi, “Evim, güzel evim” sözünün Batılı, burjuva ve muhafazakâr kurgusunu ifşa ederken direniş ve muhalefet imkânlarının maddi koşullarla ilişkisi üzerinde düşünmeye zorlamaktadır. 1948’den beri “mülteci” statüsünde yaşayan bir halk için evini kaybetmek Siyonizm’e boyun eğmekle sonuçlanabilir mi? Kuşkusuz bunu zaman gösterecek. Bu koşullardan muaf bir hayat süren müminlerin, aralarındaki ittifak anlaşmasını “Allah’ın Evi” Kâbe’nin gölgesinde imzalamış olmaları ise muhtemelen Siyonizm’in ilerleyişindeki grotesk bir ayrıntı olarak hatırlanacak.
Kaynaklar
Weizman, E. (2006). Walking through walls: Soldiers as architects in the Israeli-Palestinian conflict. Radical Philosophy, 136: 8-22.
Shalhoub-Kevorkian, N. (2015). Security theology, surveillance and the politics of fear. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
Bachelard, G. (2014). Mekânın Poetikası (2. Basım) (Çev. A. Tümertekin). İstanbul: İthaki.