12.08.2026
Limbik sistemimizin merkezi duygusu sevgidir. Diğer bütün duygular sevginin etrafında sıralanır.
(Limbik sistem, beynin orta kısmında yer alır ve duygu, hafıza, öfke gibi temel içgüdüleri yönetir. “Duygusal beyin” olarak da bilinir.)
Bunun nedeni yaratılanların en seçkini olan insan başta olmak üzere diğer tüm canlı formlar ile Yaratıcı arasında kurulacak iletişim dilinin sevgi olarak Yaratıcı tarafından seçilmiş olmasıdır.
Bize göre bu dilin sevgi olarak seçilmesinin ana nedeni, Yaratıcı’nın yaratılanlara dair sahip olduğu mutlak bilgi ve zatında taşıdığı sonsuz rahmetidir.
Akla biraz daha yakınlaştırmak adına, teşbihte hata olmasın, nasıl insanda bildiğini sevme, bilmediğine düşmanlık eğilimi varsa, Yaratıcı’nın da yaratımlarıyla ilgili sahip olduğu mutlak bilgi onlarla mutlak bir sevgiyle iletişimde olmasını gerektirmektedir.
Bu gerektirme herhangi bir eksiklikten veya dışsal zorlamadan arınmış bir tarzda tecelli etmektedir.
Varoluştaki tüm formların birbirleriyle kurduğu iletişimin dili ise, ‘his’ yoluyla gerçekleşen ‘hissetme’ deneyimidir.
Bu bilgiyi referans noktamız alarak bütün varlığın ve varoluşun ortak senfonik dilinin ‘hissetme’ olduğu çıkarımını kolaylıkla yapabiliriz.
İnsan da temelde hisseden bir varlıktır. Akıl yoluyla öğrenmesi daha sonradan gelişir. Buna en büyük kanıt, insanın yaşamı boyunca öğreneceği bilgilerin yüzde 75-80’lik kısmının 0-7 yaş aralığında gerçekleşmiş olmasıdır. Oysa bu zaman diliminde bireyin akli melekeleri hiç de gelişkin değildir.
Tüm yaşam formlarının içinde hissetme yetisine en çok yabancılaşan varlık insandır denebilir. Çünkü hissetme dışında, sonradan zihinsel becerisiyle geliştirdiği dil iletişim tekniği, onun varoluştan kısmen de olsa bir kopuş yaşamasına neden olmuştur.
Konuşma, yani ses ve kelime yoluyla geliştirdiğimiz bu iletişim metodu zamanla başat kılınmıştır ve tali (ikincil) bir zihinsel kazanımdır.
Bu durum da insanı sadece insana muhatap kılıp, hem kendi öz benliğine, egoya hapsolup kaba bir bencilleşme serüveni yaşamasına hem de dışındaki doğaya yabancılaşmasına, suret olarak medeni, siret olarak vahşi bir forma evrilmesine neden olmuştur.
(Suret: dış görünüş, şekil – Siret: iç güzellik, ahlak, karakter)
İnsanın doğaya ve hayvanlar alemine hatta kendi cinsine karşı bu kadar acımasız olmasının önemli bir nedeni de his diline yabancılaşmasıdır. Sonradan geliştirdiğimiz bu iletişim yolu, hislerimizin körelmesine ve hislerin bizi yer yer yanıltıcı eylemlere yöneltmesine neden olmuştur.
Teolojik metinlerden aydınlanma yaşamış bir mistiğin veya bir bilgenin veya bir peygamberin ceylan veya kurt gibi bir varlıkla konuştuğunu, rahatlıkla iletişim kurduğunu okuruz hep.
Günümüz insanına göre bu durum uydurma olan masalsı bir anlatıdan başka bir şey değildir.
Oysa bu masalsı görünen iletişim o kadar gerçek ve hatta hakikattir ki, herhangi bir dışsal kanıta ihtiyaç dahi duyulmayacak cinstendir.
Çünkü kanıtı bizzat insan doğasında içkindir.
Günümüz psikologlarının araştırmalarına göre insanlarla iletişimimizin yaklaşık yüzde 65’i sözel olmayan, yani konuşmaya dayanmayan yollara dayanır. Standart bir bireyin hisleri onu genelde aldatırken, içsel aydınlanma yaşamış kişilerde hissetme eylemi körelmiş veya kesintili bir seyir çizgisinde değildir. Tam bir devamlılıkla zirve halinde deneyimlenmektedir.
Bu durumu deneyimleyen kişiyi de asla yanıltmamaktadır. O yüzden bu tip kişiler bir ağacın veya bir kuşun yayımladığı his frekanslarını dahi büyük bir netlikle anlama kavuşturup kendi türü dışındaki varlıklarla rahatlıkla bağ ve iletişim kurabilmektedir.
Günümüz insanı da egodan sıyrılıp öz benliğinin farkındalığına varabilirse, aydınlanma yaşamış o bireyleri rahatlıkla kavrayabilir ve benzer durumları deneyimler duruma gelebilir.
Dünyada cereyan eden kötülüklerin ana kaynağı nedir?
Dünyada meydana gelen kötülüklerin ana nedeni, bilim ve akıl dışı kodlara göre dizayn edilmiş toplumsal yapımızdır.
Yeryüzünde üretilen bütün kötülük ve adaletsizliklerin ana nedeni bu çarpık toplumsal düzenin ürünü olan insan unsurudur.
Dünyada üretilen bunca zulüm ve vahşet ucuz bir insani uyanıklıkla Yaratıcı’ya mal edilemez veyahut Yaratıcı’nın yokluğuna dair bir argüman olarak kullanılamaz.
Bu durum tamamen biz insanların eseridir.
İnsanlığın yönetim iplerini elinde tutan ‘bireysel hırslarının esiri’ siyaset sınıfı ise üretilen bu kötülük ve adaletsizliklerin baş aktörüdür. Çünkü bu sınıf insanlığı, insanlığa hizmet retoriği adı altında acımasızca sömürmektedir.
Bundan sonra yazacaklarım ütopik bir sosa sahip olabilir fakat tek çıkar yol gibi bir gerçekliği de bünyesinde barındırmaktadır.
İnsanlığın dizginlerini, ruh hastası ve kişisel hırslarının kurbanı kimi siyaset erbabının ellerinden kurtardığı ve yönetimin bilim insanları, yazar, düşünür ve mistiklere geçtiği ve Yaratıcı’nın Kainata yerleştirdiği sarih ve zımni kanunlara riayetin gözetildiği bir dünyada, cennet gibi bir yaşantı deneyimlemek pek uzak bir ihtimal olarak görülmemelidir. Ve tek çıkış yol da bu gibi görünmektedir.
Yoksa Donald Trump ve benzerlerinin yönettiği bir dünya tımarhanesinde bizleri ve gelecek kuşakları bekleyen daha nice cehennem senaryolarına hazırlıklı olma gerçeğiyle baş başayız.