Haluk Özdalga: Sovyetler sisteminin çöküşü ve alınacak dersler

09.08.2026

Araştırmacı yazar Taha Akyol’un “Dünyayı Bölen Devrim- Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü” kitabı bu yıl başında yayınlandı (1).

Verimli kalemi ve çok sayıda tarih çalışmasıyla tanıdığımız Akyol’un son kitabı, Rusya’yı daha iyi anlamak için muhakkak okunması gereken bir eser.

Bir ülkeyi anlamanın en isabetli yolu o ülkenin tarihini bilmekten geçer. Sovyetler dönemi Rusların tarihinin sadece küçük bir zaman dilimini kapsar ama o parçayı bilmeden Rusya’yı algılamak zordur.

Kaldı ki Akyol, çalışmasının önemli bir hacmini Çarlık Rusyasına ve Sovyet iktidarının o döneme uzanan köklerini irdelemeye ayırmış. Bu da kitabın değerini önemli ölçüde artırıyor.

*     *     *

İlk beş bölüm, Çarlık Rusyasının acımasız otokratik rejimini ve Bolşeviklerin yolunu döşeyen ideolojik-politik ortamı anlatıyor.

Modern Rus devletinin oluşumuna öncülük eden liderlerden Çar IV. İvan (1530-1584), aynı zamanda despotik geleneğin en sert öncülerinden biriydi. Türkçe’de Korkunç İvan (2) olarak bilinen Çar’ın elinde, Novgorod şehrinin yaşadığı kader tüyler ürperticiydi (s.12):

“İvan, anlaşılmaz bir sebeple… şehre ansızın çullandı ve şehri sistematik bir soygun, talan ve yağmalamaya tabi tuttu. Binlerce, belki de on binlerce barışçıl insan hükümdarlarının taşkın hayal gücünden doğan çeşitli şeytani yöntemlerle öldürüldü. Kazığa oturtma, derisini canlı canlı yüzdürme, kaynatma, şişlerde çevirme, devasa tavalarda kızartma, bağırsaklarını dışarı çıkartma ve en merhametli olarak boğma.”

Yazar, Çarlık ve Sovyet rejimlerinin otokratik niteliğindeki sürekliliği sergileyen bol örneklere yer veriyor.

Okuduklarım arasında bu sürekliliği en sarsıcı şekilde anlatan bilge tarihçi Tibor Szamuely’nin “Rusya Geleneği” kitabı hafızamda derin izler bırakmıştı (3). Akyol’un kaynakları arasında Szamuely’nin bu eseri da var ve o eserden güzel alıntılar yapıyor.

Rusya’nın otokrasi geleneği jeopolitik çevre, coğrafya, iklim dahil çok sayıda farklı etmenin bir araya gelmesinin sonucudur. Ama burada, muhakkak dikkate alınması gereken sosyolojik etmene değinmek istiyorum.

Modern Rus tarihinin, Rusları yaklaşık 250 yıl yöneten Tatar Altın Ordu devletine karşı 15. yy sonlarında bağımsızlık kazanılmasıyla başladığı genellikle kabul edilir.

O tarihten 1917’ye kadar geçen 400 yılı aşkın süre boyunca, dış güçlerin etkileri hariç, Rus tarihini şekillendiren gelişmelerin çekirdeğini, esas itibariyle iki aktör arasındaki etkileşim oluşturdu: Devlet (Otokrasi) ve köylüler.

Başlangıçta köylü nüfusun sadece küçük bir kısmı toprağa bağlı köle, yani serf idi ve özgür köylüler büyük çoğunluk idi. Ama sonuncusu 1649’da olmak üzere devletin adım adım yürürlüğe koyduğu kararnamelerle oluşturulan hukuki sistem (Ulujenye) sonunda, köylülerin neredeyse %100’ü toprak kölesi statüsüne indirgendi.

Rusya’da otokrasinin kurumsallaşması, toplam nüfusun %80 ila %90’ını oluşturan köylülerin toprağa bağlı köleye (serf) dönüştürülmesine paralel bir süreç olarak gelişti.

Rus köylüsü, ailesi dahil, üstünde yaşadığı toprağa mahkum edilmişti ve mülk sahibi soylunun malı idi. Toprakla beraber alınıp satılıyor, korkunç koşullarda boğaz tokluğuna angarya ırgatı olarak ter döküyordu. Kaçsa bile, zaman aşımı sınırları iptal edilmişti ve yakalandığında aynı esarete daha ağır şartlar altında döndürülüyordu. Çocukların sahibi de aynı efendiydi; mesela evlenip evlenmeyeceklerine, kiminle evleneceklerine o karar veriyordu.

Rus köylüsü kölelikten ancak Çar II. Aleksandr’ın 1863 kararnamesiyle kurtuldu.

Akyol, 20. yüzyıl dönemecine gelindiğinde dahi köylülerin sefil yaşamını büyük yazar Gorki’den bir alıntıyla vurguluyor (s.24):

“Çocukların yarısı beş yaşını görmeden hayatını kaybediyor… kadınların neredeyse tamamı kadın hastalıklarından mustarip. Köyler frengiden kırılıyor, köylüler mahrumiyete, cehalete ve yabaniliğe teslim olmuş durumda…”

Böyle bir düzen o tarihlerde ne Batı Avrupa’da ne de güneydeki komşu Osmanlı’da vardı. Rus köylüsünün köleleşme sürecinin başladığı 15. yüzyılda Avrupa’da serflik çoktan tarihe karışmıştı.

Osmanlı’da da toprak köleliği yoktu. Köylü ülke içinde özgürce dolaşabilir, hatta dilerse çift bozan vergisi ödeyerek kendine tahsis edilen araziyi 2-3 yıl ekip biçmeden boş bırakabilirdi.

Rus tarihinin esas dinamiğini oluşturan otokratik Devlet ve köleliğe mahkum köylüler arasındaki ilişkiye kıyasla, soylular (prensler, boyarlar) veya Kilise gibi diğer kurumlar tali unsurlardı.

Toprak sahibi olan, orduda veya bürokraside görevler yüklenen Rus soyluların konumu, Avrupa’daki benzerlerinden farklıydı: Hükümdar karşısında özerkliğe sahip değillerdi. Rusya’da soyluların kaderi, büyük ölçüde Çar’ın iki dudağı arasından çıkacak buyruğa bağlıydı.

Dindar kitleler üzerinde muazzam etkiye sahip olmasına rağmen Kilise için de benzer bir durum geçerliydi.

Altın Ordu devleti Rusları yönetirken halkın dinine karışmadı, serbest bıraktı. Ayrıca Ortodoks Kilisesi’ne imtiyaz tanıdı, vergi muafiyeti sağladı.

Vergiden kaçmak isteyen çok sayıda köylünün sığındığı Kilise’nin arazisi genişledi, ekonomisi büyüdü. Ama güçlenen Kilise, Rus şehir devletlerinin başındaki prenslerin Altın Ordu’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinde onların yanında yer aldı.

Bağımsızlık kavgası sırasında dini değerler (Ortodoksluk) ve milli dava (bağımsızlık) birbirinin içinde eridi, ‘Ortodoksluk’ ve ‘Rusluk’ adeta eş anlamlı hale geldi. Mesela dilde, kelimeler birbirine karıştı ve aynı sözcük çok küçük farklarla hem Hıristiyan (hristianin) hem köylü (krestyanin) anlamını taşır oldu.

Moskova Prensi’nin diğer şehir devletlerini birleştirerek ilk modern Rus devletini kurmasından sonra bu simbiyotik ilişki devam etti; ama Çar’ın Kilise’ye hakim olması kaydıyla.

Bütün bunlar, devlet ve köylüler dışındaki aktörlerin herhangi bir toplumsal rol oynamadığı anlamına gelmez. Aksine, “milli gelenekler veya kültür ve entelektüeller gibi diğer toplumsal alanlar, otokrasi ve serf köylüler ikilisiyle ne tür ilişkiler içinde bulunduğuna bağlı olarak” etkili oluyordu (4).

Nitekim Ekim Devrimi’yle Sovyetler rejimini kuran, entelektüellerin öncülüğündeki Bolşevik parti oldu.

Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, şehirli gençlerin desteklediği devrimci hareketler Çarlık rejimini devirmek için değişik terör ve kitle eylemlerine başladı. İdeolojik liderleri Plehanov, Herzen, Çernişevski gibi değişik teoriler geliştiren aydınlar idi.

Bakanlar, generaller gibi üst düzey kamu görevlilerine çok sayıda suikast yapıldı. Çar’a defalarca başarısız suikast düzenlendi, nihayet bu girişimlerden birinde Çar II. Aleksandr da öldürüldü.

O eylemlerde 25 yılda 20 bin kişi öldü (s.67). Bu sayı, en büyük iki şehir Petersburg ve Moskova’nın o yıllarda toplamda iki milyonu bulmayan nüfusu ile kıyaslanmalıdır.

Bu gelişmeler aynı zamanda, Lenin liderliğindeki 1917 Bolşevik Devrimi’nin habercisiydi. Aydınların ideolojik ve politik öncülüğünde devrimci parti, devrimci terör, partinin askeri disiplin üzerine kurulması gibi kavramları geliştirirken Lenin, dönemin olaylarından ve fikir tartışmalarından önemli ölçüde etkilendi.

Akyol çalışmasında, bu kritik yıllar için ufuk açıcı analizler sunuyor.

*     *     *

İzleyen beş bölümde nispeten daha iyi bilinen Sovyet tarihi ele alınıyor.

Şubat 1917’de Çar’ın çekilmesi sonunda yaşanan kargaşa ortamında Lenin’in özenle hazırladığı demir disiplinli Bolşevik Parti, bir darbeyle Ekim’de iktidara el koydu. Devrimci terör ile muhalefet adım adım tasfiye edildi. Troçki’nin sıfırdan oluşturduğu Kızıl Ordu’nun iç savaşı kazanmasıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kuruldu (1922). İşçi sınıfı adına hareket ettiğini ileri süren “proletarya diktatörlüğü” iktidarı sağlamlaştı.

Böylece, köleliğin sadece 54 yıl önce son bulduğu ülkede şimdi sosyalizm kurulacaktı.

Lenin’in 1924’de ölümü üzerine Genel Sekreter olarak parti örgütünü kontrol eden Stalin, ikinci adam Troçki’yi kolayca saf dışı bıraktı ve iktidarı ele geçirdi. Önce İstanbul’a, sonra Stalin’in gazabından korunmak için uzaklardaki Meksika’ya kaçan Troçki, orada bile Stalin’in gönderdiği bir ajan tarafından öldürülmekten kurtulamadı. Yine bu yıl çıkan bir kitap, ilginç bir şekilde, Troçki’nin Türkiye’ye gelmeden önce Norveç ve İsveç’ten sığınma istediğini, ama reddedildiğini yazıyor (5).

Stalin döneminde rejimin terörcü ve totaliter niteliği zirveye ulaştı. Sovyet kaynaklarına göre o dönemde sağ sapma, sol sapma, revizyonist gibi türlü çeşitli keyfi suçlamalarla infaz edilenlerin sayısı 800 bin civarındadır. Bunlar arasında ilk günlerden beri  iktidar partisinin en ön saflarında yer alan lider kadrolar da vardır.

Çarlık döneminde topluma dehşet saçan gizli polis teşkilatı Opriçniki’nin yerini ÇEKA, NKVD gibi daha gaddar yöntemler kullanan yapılar aldı. NKDV’nin başında 14 yıl görev yapan Beria, Stalin’in baş celladı olarak hatırlanır.

Büyük Türk şairi Nazım Hikmet, Beria’ya kurban gitmekten kıl payı kurtuldu. Türkiye’de 12 yıl hapis yattıktan sonra çıktığında 1951’de Rusya’ya kaçan Nazım, rejime dönük hafif eleştiriler yapmaya başlar. Nazım’ın şoförü bir gün NKVD’ye çağrılır ve birden karşısında Beria’yı bulur:

“Nazım Sovyetler’in dostu değil, düşmanıdır. Ama onu tutuklayamayız, çünkü çok ünlü ve ayrıca Türk. Gerçek süsü verilen bir kaza ayarlayacağız, bize yardım edeceksin. Talimatımızı bekle.”

Önce bu kirli öneriye direnen şoför, kendisine ve ailesine dönük ağır tehditler altında teklifi kabullenir. Birkaç kez kazanın ertesi gün yapılacağı haberi gelir, ama nedense son anda ertelenir. Nazım nihayet kısa süre sonra Stalin’in ölümüyle kurtulur (6).

Stalin rejiminin dayattığı hızlı kalkınmanın faturasını en kanlı şekilde ödeyen ve tarihin en acı trajedilerinden birini yaşayan, yine Rus köylüsü oldu.

1930’larda köylüler zorla köylerinden çıkarıldı, hayvan ve aletlerine el koyuldu, kollektif çiftliklerde (kolhoz) toplandı ve boğaz tokluğuna çalışmaya başladılar. Üretim düştü ve Büyük Açlık yaşandı. Durumu biraz daha iyi olan köylüler (kulaklar) imha edildi. Sanayinin ihtiyacı kadar köylüye pasaport verildi, şehirlere taşındı ve çok düşük ücretlerle fabrikalarda çalıştırıldı.

Bu dönemde yok olan köylü sayısı hakkında tarihçilerin tahminleri, 12 milyona kadar çıkar. Bunun yarısından çoğu açlıktan ölenler, diğerleri imha edilen kulaklar veya direnen köylülerdir.

Stalin 1953’te ölünce yerine gelen Hruşov (Kruşçev), kabus rejimi biraz olsun yumuşattı. 1985’te liderliğe gelen Gorbaçov, Açıklık (glasnost) politikasıyla ifade özgürlüklerini genişletmek, Yeniden Yapılanma (perestroyka) politikasıyla ekonomiyi iyileştirmek istedi ama sistem reformlarla düzelecek gibi değildi.

1991 Noel günü Gorbaçov’un Kremlin’de dalgalanan Sovyetler Birliği bayrağını indirmesiyle SSCB tarihe karıştı.

Bolşeviklerin -veya Rus jakobenlerin- tarihi, mevcut düzenin zaaflarından yararlanarak devletin örgütlü seçkinler tarafından ele geçirilmesi ve toplumu kendi zihinlerinde kurguladıkları modele doğru terörcü-totaliterci bir yaklaşımla dönüştürme girişimi olarak da okunabilir.

Bazı araştırmacılar, Lenin liderliğindeki Bolşeviklerin aslında Marksizme ihtiyacı olmadığını, o ideolojiyi sadece bir örtü olarak kullandıklarını ileri sürer.

Gerçekten de Lenin’in partisinin iktidara geliş şekli ve ardından kurulan rejim, Marx’ın kuramı ve öngörüleriyle bağdaşmaz.

Ama bu, Lenin ve partisinin mücadelenin her aşamasında Marksist ideolojiyi etkili bir enstrüman olarak kullandığı ve bundan hayli yararlandıkları gerçeğini dışlamaz.

Mesela Marksistlerin inancına göre, maddeci tarih anlayışı, toplumsal evrimin aşamalarını tıpkı doğal bilimler yasaları gibi kesin olarak kanıtlamıştır: İlkel toplum, Feodalizm, Kapitalizm ve Sosyalizm.

Çok farklı toplumların tarih boyunca yaşadığı karmaşık süreçleri basite indirgediği ve kitlelerin kolay anlayabileceği bir söyleme sığdırdığı için, bu tarih anlayışı siyasi amaçlar için kullanılmaya elverişlidir.

Lenin ve arkadaşları yaşamlarını davaya adamış profesyonel devrimciler olarak mücadele verirken veya devrimci terör uygularken, arka planda onları besleyen gelenek Rus otokrasisi ise, onlara özgüven, doğrulanma duygusu ve kararlılık şırınga eden ideoloji, maddeci tarih anlayışı idi. Bilimsel olarak kanıtlandığına inandıkları tarihin kaçınılmaz akışına ebelik etme misyonu, cesaret ve meşruiyet duygusu sağlıyordu. Beşeri irade üstü ve karşı koyulamaz yasaların emrine hizmet ettiklerine inanış, politik davalarına dindarca bir çeşni katıyordu.

Siyasi hareketlerin iktidar kavgasında, basitleştirilmiş ve kolay anlaşılır sloganlara indirgenmiş ideolojilerin etkili olduğunu gösteren başka örnekler de vardır (7).

*     *     *

Yazar eserin son bölümünde, Sovyet sisteminin çöküşünde rol oynayan iki belirleyici olguyu kapsamlı şekilde irdeliyor: Hukukla sınırlı olmayan bir iktidar ve piyasa ekonomisi yerine merkezi kumanda ekonomisi.

Hüsranla biten Sovyetler tecrübesi aynı zamanda, 20. yüzyılın en önemli jeopolitik olaylarından biridir. Ben de o açıdan iki hususa değineceğim.

Koca Sovyetler Birliği, hiçbir dış müdahale olmadan ve kendi iç dinamikleri çerçevesinde yaşanan gelişmeler sonunda hızla çöktü. Derin bir jeopolitik dönüşüm yaşandı, ortaya 15 bağımsız ülke çıktı.

Büyük dış güçler eğer Sovyet rejimini değiştirmek veya parçalamak için kuvvet politikasına başvursaydı, büyük ihtimalle Moskova savunmaya geçecek, rejim içerde daha sertleşecek, her bakımdan daha farklı ve kötü gelişmeler yaşanacaktı.

Bugün de eğer bazı ülkelerde değişmesi arzu edilen rejimler varsa, ki bence vardır, dış güçlerin o ülkelerde rejim değişikliği girişimleri hoşgörüyle karşılanmamalıdır. Bu tür maceraların olumlu sonuç doğurduğu örnek pek görülmediği gibi, uluslararası hukukla bağdaşan bir yönü de yoktur.

Dışardan zorlama ve bombardımanla değil, bırakalım toplumlar kendi tarihleri ve koşulları doğrultusunda değişim yollarını kendileri bulsun.

İkincisi, Sovyetler rejiminin koyu bir diktatörlük olması, o dönemde ABD’nin dış politikasını uygularken kendisini demokratik değerlerin savunucusu olarak sunmasını kolaylaştırdı.

Halbuki 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın liderliğini yüklenen Amerika’nın dış politikasında, demokratik değerler hiçbir zaman yönlendirici bir ağırlığa sahip değildi. Dış politikasına yön veren güdü küresel hegemonya arzusu, kullandığı birincil enstrüman askeri güç oldu.

Başlatılan savaşlar, savaş tehditleri, işgaller, rejim değişikliği girişimleri, darbeler gibi somut veriler, 1945’ten günümüze dünyada en militarist dış politika yürüten ülkenin açık arayla Amerika olduğunu gösterir.

Başkanlar değişti ama bu gerçek değişmedi (8).

*     *     *

Rusya yakın komşumuz ve yoğun ilişkilerimiz var. Oluşum halindeki çok merkezli yeni küresel sistemde önemli bir aktör olacak.

Ukrayna savaşı nedeniyle, üye olmak istediğimiz AB’nin şimdi birinci jeopolitik sorunu Rusya ile ilişkiler. Ayrıca Avrupa-Rusya arasında ciddi bir sıcak savaş riski var.

Bütün bunlar Rusya’yı daha iyi tanıyarak sağlıklı bir Rusya siyaseti oluşturmayı önemli kılıyor.

Akyol’un zengin içerikli çalışmasını Rusya’yı anlamak isteyen herkes okumalı.

…………………

Notlar

(1)- Dünyayı Bölen Devrim- Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü, Doğan Kitap, 448 sayfa, İstanbul, 2026.

(2)- IV. İvan’ın lakabı Rusça “Grojni” olarak geçer ve bu kelime daha çok “heybetli, azametli, tehditkar” gibi anlamlara gelir. Kelime, Rusçada “gök gürültülü fırtına” anlamına gelen “groja” isminden türetilmiştir. Aynı zamanda Çeçenistan’ın başkenti Grojni şehrinin de adıdır. Buna karşılık, İngilizce’de “Ivan the Terrible” şeklinde kullanılır ve Türkçe’ye de Batı dillerinden “Korkunç İvan” olarak geçmiştir. Halbuki İvan’ın şiddetini doğrudan yaşayan Kazan Tatarları, onun için kendi dillerinde “Yavuz İvan” tabirini kullanır ki daha doğrudur. Tıpkı bizim İvan’ın çağdaşı Yavuz Sultan Selim için kullandığımız lakap gibi.

(3)- The Russian Tradition, 1974, Fontana Press, Glascow.

Macar asıllı Szamuely komünist bir aileden geliyordu. 1917 Devrimi’nin cazibesine kapılan babası, davaya hizmet için ailesiyle beraber Rusya’ya göçmüş, ama orada Stalin’in terörüne kurban gitmişti. Szamuely’nin kendisi de bir ara çalışma kampına mahkum edilmişti. Yani Sovyet rejiminin dehşetini bizzat yaşamıştı.

(4)- İsveçli akademisyen Per Manson’un bu yıl çıkan ve Akyol’un kitabıyla benzer başlık taşıyan dikkat çekici çalışması, Rusya’nın 1917 öncesi tarihi üzerinedir. Kitapta, devlet (otokrasi) ve köylüler ikilisinin Rusya’ya özgü ağırlığı analiz edilir.

“Rusya’da Otokrasinin Yükselişi ve Çöküşü – Den ryska autokratins uppgang och fall, Irene Publishing, 2026”. Alıntı bu kitaptan.

(5)- O günlerde Ankara’daki yeni Cumhuriyet hükümeti Moskova’daki yeni Bolşevik rejimle nispeten sıcak ilişkilere sahipti, ama buna rağmen rejimin bir muhalifinin sığınmasına izin verildi. Buna karşılık Norveç ve İsveç hükümetleri Moskova’daki yeni rejime karşı olumsuz bir tavır içindeydi, ama yine de o rejiminin en önde gelen bir muhalifine sığınma hakkı tanımadılar. Bu tezat bir başka yönüyle, insan hakları söylemini bol kullanan Avrupalılar ile Türklerin, göçmenlere bakış zihniyeti arasındaki farklılığı göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bunun örnekleri ta Osmanlı asırlarına kadar gider. Troçki’nin sığınma talebinin Norveç ve İsveç hükümetleri tarafından reddedilmesini bir Rus gazeteci, Bolşeviklerin en ünlü kadın lideri Aleksandra Kollontay biyografisinde anlatır, ben de yeni öğrendim.

 Vera Efron, Aleksandra Kollontaj, Revolutionaren, Feministen och Fredsmakleren, 2026, Lindco, Stockholm.

(6)- Nazım’ın şans eseri ölümden kurtuluşunun hikayesini, Rus şair ve romancı Yevgeni Yevtuşenko, Nazım Hikmet biyografisine yazdığı Önsöz’de anlatır.

Saime Göksu ve Edward Timms, Romantik Komünist – Nazım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri, Çeviren: Barış Gümüşbaş, 2004, Doğan Kitap, İstanbul.

(7)- Pek çok okuyucuya aykırı gelebilir ama, burada değindiğimiz açıdan Rusya’daki Bolşeviklerin durumuna benzeyen bir örnek, Arap Yarımadası’nda kendisine Vehhabi İslam yorumunu bayrak yapan Suudi aşiretinin, en güçlüleri olmamasına rağmen, değişik aşiretler arasındaki mücadeleyi kazanarak 1932’de Suudi devletini kurmayı başarmasıdır. Mesela Osmanlı’nın desteklediği Raşidi aşireti daha büyük ve güçlüydü. Vehhabilik ise İslam’ın lafzi, basitleştirilmiş, katı ama kitleler tarafından kolay anlaşılabilecek bir yorumudur. Vehhabi yorumun banisi Muhammed b. Abdülvehhab, 18. yy ikinci yarısında Suudi aşireti lideri Muhammed b. Suud ile anlaşma yaparken, ona “benim İslam anlayışımı yürüttüğün kavgada bayrak yap, bu sana bir dava ve güç kazandıracak, zaferine yardımcı olacak” demişti. Suud bu öneriyi kabul etti, uzun süren mücadeleler sonunda Suudlar diğer aşiretlerin arasından sıyrılarak 1932’de bugünkü Suudi devletini kurmayı başardılar. Elbet bu, Suudilerin kazanmasını sağlayan etmenlerden sadece biridir, ama önemlidir.

(8)- 1776’da kuruluşundan bugüne ABD’nin yürüttüğü dış politika hakkında son yıllarda yayınlanan en başarılı çalışmalardan birinde somut şekilde ortaya koyulduğu gibi, Amerika’nın dış politikada militarist yaklaşımı birinci tercih olarak kullanması, sadece 1945 sonrasında değil 1776’dan beri 250 yıldır geçerlidir. Bu kitap büyük ölçüde Tufts Üniversitesi’nde yürütülen kapsamlı bir projenin bulguları üzerine kuruludur.

Monica Duffy ve Sidita Kushi, Dying by the Sword – The Militarization of US Foreign Policy, Oxford University Press, 2023 (Kılıçla Ölmek – Amerikan Dış Politikasının Askerileşmesi).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir