09.10.2026
Andrew Wilson’a göre modern Batı devletleri Tanrı ile toplumu birbirinden kopardı.
Kiliseler siyasi yapı olmaktan çıktı. Din ya da dinsizlik büyük ölçüde kişisel bir mesele haline geldi. Politik toplum artık hem inançlılardan (her çeşidinden) hem de inançsızlardan oluştu.
Modern dönemde ekonomik gelişmeyle birlikte güvenlik düzeyinin yükselmesi ve sosyal devlet güvencesinin olması, bireyin dine olan duygusal ihtiyacını azalttı.
James Frazer, Altın Dal eserinde şunu söyler: Bilimsel gelişmelerle birlikte doğaüstü olan doğal alana çekildi ve bu dinin aleyhine oldu.
Bir araştırmaya göre (Lynn-Harvey-Nyborg, 2009) IQ oranı yüksek olanlarda inançsızlık daha yaygın.
John Messerly, Dinin Sonu eserinde şunu söyler: Bilim ilerledikçe genlerle oynayacağız, atomu istediğimiz gibi kullanacağız, insan beynini güçlendireceğiz. İnsanoğlunun dertlerini çözdükçe, hastalıklara çare buldukça, insan ömrünü uzattıkça mevcut dinlerin hepsi ölecek. Teknoloji inançlara galip gelecek ve yeni nesiller, kendilerini hayali tanrılardan daha güçlü hissedecekler. Çare yeryüzündeyken gökyüzüne kim bakar? Dinler varlık sebebini kaybedecek.
Günümüzde dünya nüfusunun %60’ında fazlası (5-6 milyar arası) akıllı telefon kullanmaktadır. Bunların çoğu bağımlıdır. Yani Tekno Din’in milyarlarca müridi hazırda beklemektedir.
İnsanoğlunun potansiyeli arttıkça, akıl gücüne güven yükseldikçe, kiliselerin ya da dini otoritelerin gizem barındıran efsunlu görüntüleri yara aldı.
Bizim tarikat ve cemaatlerde durum nasıl? Onlar da el artırmış gibi; metafizik unsurlar (cinler, rüyalar, keşifler) üzerinden gücü ele geçirme savaşlarına devam ediyorlar. Bu gizemli gövde gösterileriyle nereye kadar…
15 Batı Avrupa ülkesini kapsayan Pew raporuna göre (2018) dine uzak duran Avrupalıların %73’ü “artık bilimin dini gereksiz kıldığı” görüşünde. Burada dikkat çekmek gerekir ki bahsi geçen din, kilisenin bin yıllardır kendi çıkarları için kullandığı Hristiyanlık dinidir. İnsanlar çıkar ve güç için kullanılan dinden uzak duruyorlar.
Günümüzde İslam dininin bagajı da İslam’ı iktidarı ve gücü ele geçirmek için kullananların suçlarıyla, hatalarıyla, veballeriyle dolu.
Bryan Appleyard’a göre bilim, dinimizi elimizden alıp götürüyor. Yeni bir din de icat edemeyiz çünkü dinler icat edilemez, ama teolojiler icat edilebilir.
Fakat bu da bir teoloğun zihninden değil, insanın ruhsal derinliklerinden çıkmalı, insanlığın tüm tecrübelerinin eseri olmalı, kısaca biz olmalı.
Ronald Inglehart’a göre Batı materyalizmi aşarak “özgür seçim, kendini ifade, estetik tatmin” gibi yeni değerlerin hakim olduğu post-materyalist evreye geçmiştir. O, bu tezini “evrimsel modernleşme” diye ifade eder.
Bu teze göre ekonomik ve politik değişim kültürel ilerlemeye paralel bir şekilde gerçekleşti. Tarım toplumundan endüstri toplumuna, sonra da post-endüstriyel evreye geçişte hayat daha güvenli hale geldi. Hayatın daha güvenli olmasıyla da dinin insanlar için taşıdığı önem azaldı…
Dinin geleceği, son üç yüzyıldır yaşanan refah seviyesi yükselişinin bundan sonra da devam edip etmemesiyle doğru orantılı olacaktır…
2018 verilerine göre Dünya Bankası’nın listelediği en yüksek gelire sahip 21 ülkenin 20’sinde din gerilemiştir… Post-materyalizme doğru atılan her adım biraz daha “din sonrası” toplum demektir.
Callum Brown, Hristiyan İngiltere’nin Ölümü eserinde şu tespiti yapar: İngiltere’nin Hristiyanlığı kabulü birkaç asır sürdü ama Hristiyanlığı yüzüstü bırakması 40 yıl sürmedi.
Bugün İngiltere’de ve Avrupa’nın çoğunda artık Hristiyanlığın insanlara etki gücü kalmadı çünkü kültürü öldü, kimliği öldü…
İngiltere bugün tüm dünyaya dinin nasıl ölebileceğini gösterdi. Artık Hristiyanlık, İngiltere’nin dünüdür, bugünü değil.
Ekonomik güvencenin ve gelir dengesinin sağlandığı müreffeh Batı ülkelerinde bireysellik yükseldikçe dine yönelmenin azaldığını görüyoruz.
Grace Davie, “1945’ten İtibaren İngiltere’de Din” eserinde “ait olmadan inanma” tezini, “Modern Avrupa’da Din” eserinde ise “vekil din” kavramlarını ortaya atıyor. Buna göre insanlar kiliseye gitmeseler ve aidiyet hissetmeseler bile, kiliseye vergi vererek din işlerini kendi adlarına yapmak üzere kiliseyi vekil tayin etmiştir.
Yine de şu gerçek vardır: Hristiyanlık, çoğunluğun inançlarını ve davranışlarını etkileme kabiliyetine sahip değildir.
Aynı durumu Müslüman ülkeler için soralım: Ne kadar Müslüman İslamiyet’e göre yaşıyor? Dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden Müslümanların (takriben 2 milyar) ne kadarı İslamiyet’e göre bir hayat yaşamaktadır?
Zuckerman ve arkadaşları Ladiniler adlı eserinde Danimarka örneğinden hareketle şu sonuçlara ulaşır: Çoğu Danimarkalı için Hristiyan olmak “iyi bir insan olmak, başkalarına iyi davranmak” demek. Ya da birçoğu için Hristiyan olmak, milli nişane demek, Danimarkalılık demek, kültürel mirasa bağlılık demek. Mesela ülkeye gelen göçmenlere karşı kullanılan bir üst kimlik demek.
Onlar için Hristiyan olmanın bundan öte hiçbir spiritüel ya da teolojik karşılığı yok. Evet, kilise üyeleri kiliseye vergi veriyor ama çok azı kiliseye gidiyor. Danimarka, dünyanın en az kiliseye giden ülkesi. Danimarkalılar Tanrı’ya inanırız derler ama şekilsiz, biçimsiz, dağınık ve düzensiz bir Tanrı’ya.
Bryan Wilson, modernleşme ve onun uzantısı olan bireyselleşmeyle birlikte artık kilisenin bir postane gibi algılandığını söyler. İnsanlar “pick and mick” (seç ve karıştır) yöntemiyle istedikleri yerden istediği şeyi alıyor, keyiflerine göre bir inancı tercih ediyorlar.
Aslında bu yöntemi günümüz Müslümanları da kullanmaktadır. Süratle ve düşünmeksizin modernleşme deryasına dalan Müslümanlar önce afalladılar, ne yapacağını bilmediler. Sonra bin yıllık modernler gibi nefislerine göre İslamiyet’i kesip biçtiler, çıkarlarına göre algılayıp etiketlediler, mevkilerine göre kaldırıp indirdiler.
Ortaya her kesin kendi heveslerine göre hükümlerini belirlediği bir İslam dini ortaya çıktı. Sözde ve şekilde İslam’a ait görseller birbirine benzemektedir ama gerçekte hepsi birbirinden farklıdır.
Robert Bellah ve arkadaşları, genç bir hemşire olan Sheila Larson isminden hareketle “Sheilaism” kavramını kullanır. Sheila bireyci ve maneviyatçı bir din anlayışına sahiptir.
Dindar olmasa bile maneviyatı güçlüdür. Dini bir kuruma bağlı olmadan Tanrı’ya inanmaktadır. Hep içinde var olan “küçük sesi” dinlemektedir. Kutsal varlıkla kendi bildiği şekilde ve kendi çabalarıyla ilişki kurmaktadır. Kaderi, kendi sorumluluğunda görmektedir. Ahlaki otorite odağı; dini liderlerden, kutsal metinlerden, öğretilerden çok kendi bireysel benliğine kaymıştır.
Kısacası, Sheila kendince bir dini form belirlemiş ve adını Sheilaism koymuştur. Bu inancı “kendi çapında mütevazı bir küçük ses” diye tanımlamıştır. Böylece Sheila, harici otoriteyi içsel anlama dönüştürmüştür. Kendince oluşturduğu bu anlayışa da iki temel prensip yerleştirmiştir: Kendini sev, kendinle barışık ol; başkalarını sev, başkalarıyla barışık ol. Zaten Tanrı’nın istediği de budur.
Buradan hareketle bizim toplumun dini-kültürel inancının tezahürleri olan tarikat şeyhlerine ve cemaat liderlerine sözü getirmek istiyorum. Yıllardır tarikatları ve cemaatleri araştıran biri olarak şunu gördüm: Her tarikat ve cemaatin kendi İslam görüşü ve yorumu, diğerlerinden farklıdır.
Bu farklılıklar arasında uçurumlar yok ancak bu farklılıkları ortadan kaldırıp tarikatları ve cemaatleri İslam şemsiyesi arasında bir araya getirip ortak bir İslami anlayışa ulaşmak pek de mümkün değil.
Müslüman coğrafyasında ise durum daha vahim. Her devlet kendi ölçeklerine uyan bir İslam anlayışı ortaya koymuş. Hangi iki Müslüman ülkenin İslam anlayışları birbirine benziyor?
İran ile Türkiye mi?
Tunus ile Suudi Arabistan mı?
Malezya ile Libya mı?
Phil Zuckerman, İnanca Son: İnsanlar Dini Neden Reddediyorlar adlı eserinde (2012) cinselliğin dini terk etmede önemli bir gerekçe olduğunu yazar.
Geçen yüzyılda dünyada okuma yazma oranı %20 iken şimdi %85.
Bilgisayar 1948’de, DNA 1953’te keşfedildi. İnsanlar kendilerinin genetik kopyası olacak çocuklar edinmeye hazırlanıyor. 21. yüzyıla “Genetik Çağ” diyenler de var. Gen teknolojisi insanoğlunun kader algısını da kökten değiştiriyor.
Jaroslav Pelikan, Geleneğin Doğrulanması kitabında şu tespiti yapar: Gelenek, ölülerin yaşayan ruhudur; gelenekçilik, yaşayanların ölü ruhudur.
Soru şu: İslam başta olmak üzere zamanın ruhunu yakalan kaç din ve inanç var?