07.09.2026
Beni yerimde yurdumda ıssız yalnızlığımda bırakmıyorsun. Ayağımın altındaki zemini çekip kendi karanlığına çağırıyorsun. Kulak vermek istemiyorum karanlık çağrına. İçimdeki kuş, çocuk ve kadın ölüleriyle oynuyorsun.
Hassan noktamı biliyorsun. Beni en zayıf yerimden vuruyorsun. Kuş ölülerimi çoğaltıyorsun, çocuk ölülerimle oynuyorsun, kadınlarımı ateşe sürüyorsun.
Kaç zamandır ölümü bekliyorum içi geçmiş duvar diplerinde. Annemi özlüyorum en olanaksız zamanlarda. Yüzün beliriyor karanlık yerlerde. Kanına girdiklerin yolumu kesiyorlar, benden hesap soruyorlar. Kuş, çocuk ve kadın ölülerimi gösterip onlara, susuyorum.
Sizden fazla değilim ama hep kendimden az yaşadım çok ölüyorum. Bir şey yapamıyorum. Sizi bittiğiniz yerde hayata yeniden başlayayım diyorum, olmuyor. İçimdeki haşarı çocuk ağarmış saçlarıyla izini sürüyor geçmiş güzel günlerin, bulamıyor. Aşk çarpılıyor. İnsan yarım yamalak kalıyor. Kimse kendine inanmıyor.
Herkes yarım, her şey eksik.
Aydınlık şarkılarımı unuttum. Dilimin ucunda asılı duruyor karanlık türkülerin. Biri gidip biri geliyor.
Uzak bir mezar değil artık Mamak. Sabahattin Ali’nin düşlerine mezar oluyor Sinop Cezaevi. Meşhur konuklarını tanıyamıyor Sultanahmet. Zamanın ve mekanın yenilgisidir Yedikule Zindanları. Hep yanık bir türküdür Metris. Devrimci çocukların yankısıdır Ulucanlar. Ve yurdumun esmer çocuklarının alnına kazılır Diyarbakır’ın 5 Nolusu.
Beni kendi halinde bırakmıyorsun. Açlıkla tehdit ediyorsun, ölümle korkutuyorsun. Bilmiyorsun ki bütün bir hayatımın insana hasretle geçtiğini, ölümün gözlerinin içine bakıp hayatın bütün kıyılarını ıskalayıp buralara geldiğimi.
Burası neresi?
Biliyor musun?
Burası gölgesinde boğulan devasa ve biçimsiz yapıların şehri.
Her yapıda Sennur Sezer’in emekçileri, kuşları, çocukları ve annesi. Annesi, biricik gözyaşları.
Her yapıda Nilgün Marmara’nın sararmış mektupları, içine akıttığı yetim gözyaşları, sonbahara ısmarlanmış satırları.
Her yapıda Didem Madak’ın ahı tutmuş ağaçları, sahipsiz iniltileri, içten yakarışları, iç çeken geceleri ve yolunu yitirmiş melankolik sabahları.
Her yapıda Birhan Keskin’in kayıtlara geçmemiş eksik cinayetleri, abdestsiz salasız ayrılık zamanları, dürtüsüz desteksiz kalmış istençleri, izini yitirmiş yaşama sevinçleri, adressiz yağan kırkikindi yağmurları.
Her yapıda Lale Müldür’ün rahatsız uykularından uyanmak istemeyen limon kokulu, yağmurlu kadınları, birbirinin uzağında birbirinden habersiz birbirine bakıp solan, kararan.
Beni, nevi şahsına münhasır karanlığına çağırıyorsun. Dilinde düşmeyen sözlerinle karanlığına kandırmak istiyorsun. Halk için yaşıyorum, diyorsun. Oysa sen halk için değil kendin için yaşıyorsun. Varsa yoksa sen. Senin gücün, senin şöhretin, senin kahramanlıkların.
Kendi karanlığından yüce bir kurtarıcı yaratmak istiyorsun. Tapıcıların, takipçilerin, yoldaşların, işbirlikçilerin ve müritler çoktu. Ne desen inanmaya hazır kapıkulların. Ben görüyordum ve susuyordum. Sen rahat bırakmıyordun beni. Korkuyordun kendi halindeki bir tutam aydınlıktan, kuluçkaya yatmış isyankar fikirlerden. Korkuyordun senin gibi olmayanlardan, senin gibi düşünmeyenlerden, sana benzemeyenlerden, sana şüphe ile bakanlardan. İstiyordun ki herkes yüce bir kurtarıcı olduğuna inansın. Sana inanmayanlara yer yoktu senin dünyanda.
Sözde toprağın namusunu korumak için çıkmıştın yola. Vatan, sözünün geçtiği her karış toprak parçasıydı senin için. Silahtan vazgeçmiyordun. Ölümün her çeşidini biliyordun. Vatanına göz koyanları ezip geçiyordun. Sen vardın, bir de sözünün hüküm sürdüğü vatanın. Gerisi lafügüzaftı, gerisi teferruattı, gerisi hikayeydi.
Tarihi yeniden yazıyordun. Merkezinde sadece senin olduğun faşizan bir tarih. Senaryolar kurguluyordun. Her kurguda sen tek kahraman, gerisi yalan. Şiirler yazıyordun. Her şiirde sadece senin çektiğin acılar ve halkının sırtına yüklediğin kutsi görevler vardı. Acılarını kutsallaştırıp halka yüklediğin kutsi görevleri normalleştirmesini biliyordun.
Kimse senin vatanseverlik kurgusunun dışına çıkamazdı. Her köşe başını tutmuştu tetikçilerin. Her taşın altında bir dublörün. Ben inanmıyordum sana. Karanlığını tanıyordum. Gencecik yaşında yarı yolda bıraktığın hayat hikayelerinin birinci derecede tanığı ve tutanakcısıydım nihayetinde.
Dilinden düşürmezsin Kutsal Kitabı. Ezberlemiştim her satırı. Nerede hangi kutsal sözü kullanacağını iyi biliyordun.
Kimi zaman bir cami avlusunda çıkardın halkın karşısına. Düşmezdi dilinden kader ve takdiri ilahi kelimeleri. Yazılan bozulmaz, derdin. İnanırlardı her söylediğine.
Kimi zaman bir kilisede çıkardın ötekilerin karşısına. Adaletten dem vururdun uzun uzadıya. Yaratıcının yeryüzündeki temsilcisiydin ve adaleti sağlamak için vardın.
Kimi zaman bir tekkede çıkardın erenlerin karşısına. Hep de bir can çıktısı olarak.
Kendini erenlere teslim ederdin. Yoktu ağırlığı erenlerin. Susarlardı ve kusarlardı ödlerini.
Kimi zaman bir manastırda çıkardın takipçilerinin karşısına. Özgürlükten bahsederdin. Herkes korkuyla beklerdi olacakları ve haykırırlardı hep bir ağızdan: Yaşasın karanlığın kudreti! Yaşasın yüce kurtarıcımız! Yaşasın ulu liderimiz! Yaşasın özgürlüğümüz!
Kimi zaman bir komünde çıkardın yoldaşlarının karşısına. Eşitlikten bahsederdin. İnanmazdı ama kimse sana. Sadece sana benzeyen komünistlerin tasdik ederdi eşitlik mavallarını. Biz görürdük ve kaçardık sinsi karanlığından. Peşimizi bırakmazdı sana benzeyen komünistlerin.
Kimi zaman da ezilmiş bir halkın delik deşik edilmiş göğünde parçalanmış göğsünün üzerinde boy gösterirdin. Kardeşlikten bahsederdin. Ezen ve ezilen halkların kardeşliğinden. Sen böyle ifade etmezdin tabi. Kardeş halklar derdin İbrahim suretinde. İnanmazdım ama kardeşlik söylemine. Çünkü sen nifaktan, çatışmalardan, savaşlardan, bölünmelerden besleniyordun ve bunlarla ayakta kalıyordun.
Karanlığını büyütüyordun, safını sıklaştırıyordun. Bu yüzden aydınlık sözlerimi hep erteledim, yarınlara sakladım, çocuklarımdan esirgedim. Yarım yamalak bilgi kırıntılarıyla karşı koyamıyordum güçlendirilmiş karanlığına.
Her bilgi kırıntısında bir başka ölümün, bir başka bozgunum, bir başka Diyarbakır ortasında vurulmuşluğum.