18.07.2026
Hajrudin Somun, bağımsız Bosna’nın ilk Ankara Büyükelçisidir.
Ortadoğu’nun değişik ülkelerinde gazeteci ve diplomat olarak uzun yıllar görev yaptı. İran dahil bölge ülkeleriyle ilgili değişik kitapların yazarı.
Bu makale Bosna’nın en eski günlük gazetesi OSLOBOĐENJE’de, ateşkes anlaşmasının bozulduğu ilk günlerde, geçtiğimiz hafta çıktı (9.7.2026).
Çeviri: Hajrudin Somun – Haluk Özdalga
https://www.oslobodjenje.ba/dosjei/kolumne/niko-iz-bosne-na-hameneijevoj-sahrani-1133479
* * *
İnsan, bu ülkenin otuz yıldır uğraştığı abeslikler karşısında nasıl dağılmadığına şaşırıyor. Sadece son bir ay içinde, Bosna Hersek Başkanlık Konseyi’nin üç üyesinden biri Benjamin Netanyahu’nun ayaklarına kapanırken, diğer ikisi, aynı Netanyahu ve ABD tarafından fırlatılan balistik füzeyle ailesiyle birlikte öldürülen İran devlet başkanının cenazesine bir danışman bile göndermedi.
Normal diplomatik ilişkilerin sürdürüldüğü bir devlet başkanının cenazesine katılmak, sadece siyasi irade meselesi değil, aynı zamanda siyasi kültür meselesidir. En azından bir büyükelçi görevlendirmek gerekirdi.
Ankara’da görev yaparken, suikasta kurban giden İsrail Başbakanı İzak Rabin’in cenazesine katılmam talimatı verilmişti. Yetişemedim, sadece saatler vardı ve zamanın Türkiye Başbakanı uçağıyla gitmeme onay vermedi.
Hamaney’in cenaze törenine Bosna’dan hiçbir resmi temsilci katılmamasının nedenlerini bilmiyorum. Günümüzün insan hak ve özgürlükleri açısından bakıldığında, İran’ın teokratik sistemini eleştirecek çok şey vardır.
Ancak Ayetullah Hameney yönetimi, varlığına yönelik soykırımcı saldırılar karşısında kendini savunan Bosna’ya beklenenden daha fazla yardım etmişti.
Akla birçok çağrışım ve karşılaştırma geliyor. Örneğin, geçen yüzyılın en unutulmaz isimlerinden biri olan Josip Broz Tito’nun cenazesine gelen tüm devlet ve hükümet başkanları, Yugoslavya’nın sosyalist özyönetimini kusursuz olarak mı görüyordu?
Bosna’nın dış politikasını yönetmesi gerekenler arasında bölünmeler var. Amerikan Başkanı Donald Trump’a yaltaklananlar ve İran’ın Yüce Lideri’nin cenazesine katılmak gibi olağan diplomatik bir jeste dahi cesaret edemeyenler var.
Belki de siyasi ve ideolojik bakış açıları nedeniyle. O ülkeyi “Aliya’nın İranı” olarak görüyorlar. İran’daki İslamcı yönetim, bir ara da “Tito’nun İranı” idi. Ben buna doğrudan tanık oldum.
İslam Devrimi ile İran, zamanın önde gelen dünya gücünün çıkarlarına hizmet etme yükünden kurtuldu; bu da Tito’nun Humeyni önderliğindeki zaferi desteklemesinin ana nedeniydi. İran, hem devrimden önce hem sonra, ekonomik işbirliği alanında Yugoslavya’nın en güvenilir ortaklardan biri oldu. Yüzlerce kilometre elektrik hattı ve trafo merkezlerinin inşası dahil Energoinvest ve diğer şirketler pek çok yatırım gerçekleştirdi.
Bosna’nın en zor günlerinde yardım etme konusuna gelince, yine tanık olduğum bir şeyi de unutmayayım.
Bosna’yı savunanalar, Sırp saldırganlara değil Bosna’ya uygulanan silah ambargosunu kırmak için tüm güçleriyle uğraşırken, ben İran Büyükelçisi Zarki ile Zagreb havaalanındaydım. Gecenin geç saatlerinde, zifiri karanlıkta, İran’dan bir uçağın Bosna Ordusu için silah yüklü olarak Zagreb havaalanına indiğini gördüm. Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franjo Tucman durumdan haberdardı. Ambargonun ihlalini gayri resmi olarak BM temsilciliğine bildirdiler. ABD’nin Clinton yönetiminden bir uyarı gelmeseydi, muhtemelen Hırvatlar da ambargoya uyacaktı. Hırvatlar, Bosna için gönderilen silahların bir kısmını kendileri için alıkoydu ama geri kalanları serbest bıraktı.
Geriye çok gitmek istemiyorum. Ancak o günlerde Türk yetkililerinin, NATO’nun talebi üzerine, başka bir Müslüman ülkeden Bosna’nın savunması için gönderilen silah dolu bir gemiyi kendi Akdeniz limanlarından birinde durdurduğunu da belirtmek isterim.
Dış dünya, hatta Şii olmayan Müslüman dünya için bile, Ayetullah Hameney’in bugün Meşhed’deki son defin merasimine ilişkin tuhaf gibi görünen ve bilinmeyen şeyler vardır.
Birçok Müslüman bunun bir cenaze töreni olduğunu söyleyecektir. Ancak İranlılar böyle demiyor. Farsçada cenaze, ceset anlamına gelir ve defni de sadece bir gömme işlemidir. Bu nedenle İran medyası, “taşiye rehber” yani “Yüce Lider’in Defin Merasimi” ifadesini kullanıyor.
Liderin naaşının Tahran’dan Kum’a, ardından Irak’taki en büyük Şii türbelerinin bulunduğu Necef ve Kerbela’ya yüzlerce ve binlerce kilometre taşınması ve nihayet bugün, İran’da gömülü on iki Şii imamdan sadece birinin bulunduğu İmam Rıza’nın türbesinin yanına yeni bir türbe inşa edilerek bir mezara konulması anlaşılabilir bir durumdur.
Naaşı, yönettiği tüm ülkeyi dolaştırılan başka devlet başkanları veya hükümdarlar olmuştur. Bunlardan biri yakın zamanda Kraliçe Elizabeth idi.
Yüce Liderin neden dört ay boyunca bekletildiğini açıklayan çok daha önemli bir şey var. Hamaney için merasim, Muharrem ayında, on üç yüzyıl önce Kerbela’da acımasızca öldürülen İmam Hüseyin için Şiilerin, diğer Müslümanların dahi anlaması zor şekilde yas tuttuğu ayda düzenlendi.
Hamaney’in ölümü bir şehit ölümü olarak hatırlanmalıydı ki, İran tarihinin en büyük şehitlerinden biri olsun. Ve bu, kendi zamanına özgü ve kendi tarzında böyle oldu.
İmam Hüseyin zamanında savaşmak ve ölmek için ne tür silahlar kullanılıyordu, rakiplerin kafaları nasıl kesiliyordu ve Ayetullah Hamaney yirmi birinci yüzyılda nasıl bir suikasta kurban gitti?
Dahası, Hamaney’in, İmam Hüseyin’in Halife Yezid’in kılıcına yenik düşmesi gibi, füzelere nasıl yenik düştüğünü, ancak İran’ın onun liderliğinde Amerika ve İsrail’in açtığı savaşı nasıl kazandığını göstermek gerekiyordu.
Amerika ve İsrail temel hedeflerine, yani teokratik rejimi tamamen ortadan kaldırma hedefine ulaşamadı. Aksine, rejim daha da kökleşti ki Amerikan-İsrail saldırısından yirmi gün önce birkaç bin genç protestocunun katledilmesinin ardından çöküşün eşiğine gelmişti.
Rejimin hem destekçileri hem muhalifleri, ülkelerini savunmak için bir araya geldi. Artık mesele öldürülen lidere bağlılık değil, savunma ve nihayetinde dünyanın ve bölgenin en büyük askeri gücüne karşı üstünlük sağlamaktı.
Başkan Trump, mevcut Tahran rejimini devirmek yerine, en azından kısmen de olsa İran ekonomisini, sanayisini ve teknolojisini komşu Arap ülkelerinin on yıllarca gerisinde bırakan yaptırımları bir ölçüde kaldırdı.
Ancak o koşullar altında bile İranlılar askeri teknolojide üstünlük gösterebilmişti; öyle ki, Körfez ülkelerinde korku saldılar ve sadece petrol ve doğalgaz ihracatına dayalı gelişmelerini yavaşlattılar.
İran uzmanı Profesör Mehrzad Boroujerdi’nin dediği gibi, Amerikalılarla yapılan müzakerelerde “İran, ne Irak savaşı sonrasında ne de nükleer anlaşma kapsamında bu kadar çok taviz almıştı.”
Amerika ve müttefikleri Humeyni rejimini devirmeyi başaramamıştı, şimdi de Hamaney’in teokrasisini devirmeyi başaramadılar.
Başkan Trump’ın iptal ettiği nükleer anlaşmaya gelince; onun iddia ettiği gibi İran’ın nükleer programının ve potansiyelinin yok edildiği kanıtlanamıyor.
İsrail akıl hocasından bütün bu tavizleri kabul etmeye isteksiz. Ancak İran’ın Amerika’yla ateşkes anlaşması imzalamak için ileri sürdüğü şartlardan birine uymak ve Lübnan işgalini durdurmak zorunda kaldı.
İsrail, İran’a tekrar saldırmaya cesaret edemeyebilir. Zira İran, İsrail’e hâlâ tam olarak bilinmeyen bir ölçekte yıkım yaşattı ve İsraillilere, Arap devletlerin seksen yıldır başaramadığı ölçüde bir korku saldı.
Tüm dünya böyle bir İran’a, ister beğensin ister beğenmesin, şapka çıkarıyor. Ancak İranlılar, Bosna’dan hiç kimsenin Tahran’a gidip Ayetullah Hameney’in gölgesine eğilmediği gerçeğini kolayca göz ardı edecek midir?