14.07.2026
15 Temmuz (15T) darbe girişiminin ardından bir dizi idari ve cezai yaptırıma maruz kalan insanlar (onlara ‘Mağdur’ diyeceğiz), genellikle sosyal medya platformları üzerinden seslerini duyurmaya çalışıyor.
Değişik suçlamalarla ve erişim engelleriyle kesintiye uğrayan bu sesler, daha ziyade mağdurların acıklı hikâyelerine dikkatimizi çekmekte. Ancak dikkatimizi çekmesi gereken bir ayrıntı daha var: Seslerin mağdurlar arasındaki eşitsiz dağılımı. Mağdurların “sivil” kanadı (onlara ‘KHKlılar’ diyeceğiz), görünürlük ve etkinlik anlamında “askeri” kanadın önüne geçmiş durumda.
Bu ikincisine verebileceğimiz özel bir isim yok. Çünkü onlar yoklar; daha doğrusu görünmüyorlar.
“Sivil-askeri kanat” terimlerini, ifade kolaylığı adına metafor olarak kullanıyorum. Yoksa asker kişilerin de çoğu KHKlı. Ancak onlar, mağduriyeti “geniş aile” formunda ve daha dramatik koşullarda deneyimliyorlar.
Yıllardır dışlanma, mağduriyet, zulüm, isyan ve direniş üzerine yazan biri (ve aynı zamanda bir KHKlı) olarak, geçen mayıs ayında 15T mağdurlarının bir etkinliğinde konuşmam istendiğinde kabul etmemek olmazdı. Ne de olsa konunun uzmanı sayılırdım. Benden mağduriyetler üzerine “sosyolojik” bir değerlendirme istenmişti. Hem mağdurların hem de mağduriyet yaratan uygulamaların belirli sosyolojik kavramlar karşısındaki durumunu analiz etmeye çalışan bir not hazırladım. Böyle bir analizin, mağdurlar için “olası en iyi çıkış stratejisi” konusunda ortak bir anlayış geliştirmeye katkısı olabileceğini düşünmüştüm.
Yanılmak can sıkıcı olsa da öğreticidir. Konuşmamı askeri kanadın yer yer sataşmaya varan müdahaleleri ve sivil kanadın tutkulu destekleri arasında tamamlayabildim. Çıkışta bekleyen polislerin GBT kontrolünden “sorunsuz” geçip olay yerinden uzaklaştım.
Çoğunluğu “kursiyer teğmen” yakınlarından oluşan askeri kanada göre, “tuzu kuru” biriydim ve söylediklerim konuyla ilgisizdi. Buna karşılık, KHKlılar’ın çoğu benimle hemfikirdi. O kadar ki elimdeki konuşma metnini “bir yerde” yayınlanma ihtimalinden bahsederek kurtarabildim. O yerin Özgür Siyaset olmasından duyduğum hoşnutlukla, ortalığı karıştıran metni aşağıda paylaşıyorum.
Mağduriyetin Sosyolojisi
“15T mağduru”, KHKlı nitelemesine göre daha tanımlayıcı ve yüklü bir kavram. Buna karşılık “KHKlılık” görece daha popüler. KHKlılar’ın adil yargılanması, itibarlarının iadesi vs. yönünde medyada çokça yorum ve değerlendirme görmek mümkün.
KHKlılar lehine konuşmak, onlar adına bir şey talep etmek, siyaseten meşru görünüyor. Ne de olsa onlar, bir gecede KHK ile işinden edilmiş ve savunma hakkı tanınmamış “sivil” yurttaşlar. Mağduriyetleri hem hukuki hem de siyasi anlamda daha “görünür” durumda. Nitekim muhtelif AİHM kararları da KHKlılar’ın uğradığı haksızlığı teyit ediyor. Onların hikayelerini yayma misyonunu üstlenen KHKTVsayesinde zengin bir dijital mağduriyet arşivi oluştu.
Bu koşullarda KHKlılar’ı savunmak, muhalif bir siyasetçi için çok riskli görünmüyor. Hatta iktidar partisinin “muhalif görünümlü” figürleri bile KHKlılar lehine konuşabiliyor.
Ancak askeri kanada gelince işin rengi değişiyor. Endişeli ailelerin talepleri ürkek bakışlarla karşılanıyor. Siyasetçiler onlar lehine iki kelam etmekten kaçınıyor. Bu kaçınmanın siyaseten “haklı” görünen bir nedeni var: Mağdurlar asker kişilerden oluşuyor.
Darbe dediğiniz de özünde asker kişilerin bir eylemi değil mi? Bu algılamada, onların ellerine silah almamış olması, verilen emre itaat etmiş olması vb. ayrıntılar ilgi çekmiyor. Darbe girişimiyle ilişkili görülen bir askerin müebbet hapse mahkûm olması yadırganmıyor. Mağduriyetin mahkumiyetle iç içe deneyimlendiği koşullar, askeri kanat açısından sosyo-politik anlamda çok önemli bir zorluk barındırıyor. Aradan geçen on yılda bu zorluğun aşılamamış olması anlamlı.
Bu arada, sivil kanat (KHKlılar) için de bir saptama yapmak gerekiyor: “Giyilebilir teknolojiler” gibi, modern devlet de “giyilebilir statü ve kimlikler” üretir. KHKlılık, bu anlamda Devlet tarafından giydirilmiş bir elbise gibi. Ancak bu elbise “kefen” olarak da giyilebilecek şekilde tasarlanmış görünüyor.
Genel olarak 15T mağdurları, “kültürel olarak içerilmiş, yapısal olarak dışlanmış” bir topluluk. Bir taraftan inançlarınız, dini-milli ve ahlaki değerleriniz, kültürel pratikleriniz vs. üzerinden ülkenin sosyal dokusuna “entegre olmuş” görünürken, diğer taraftan bu ülkenin temel kurumlarına (hukuk sistemi, sosyal güvenlik, işgücü piyasası vb.) eşit şartlarda erişiminiz kısıtlanmıştır.
Bu koşullardaki bir mağdur, toplumun “kültürel parçası” olmayı sürdürse de ekonomik olarak “dışlanmış” kalmaya devam eder. Kültürel içerilme “aidiyet”; yapısal dışlanma “mahrumiyet” duygusu yaratır. Bu çelişkili manzara, “başkasının nazarında var olmak” gibi esasen çok temel bir insani ihtiyacın giderilmesi için zorunlu iletişim imkânlarını sınırlar.
Mağdurların çoğu, mevcut iktidarı tutkuyla destekleyen muhafazakar kitleyle aynı kültürel yörüngede yer alıyor. Gelin görün ki bu kitle tarafından dışlanmış durumdalar. Aradan geçen on yılda sosyolojik anlamda “yapısallaşan” bu dışlanma, onarıcı bir yasal düzenlemeyle sona erecek gibi de görünmüyor. Bunun nedenleri var.
Yapısal Dışlanma
“Marjinalize edilmiş” gruplar, zamanla sosyal ağların çeperlerine doğru itilir ve kaynaklara (gıda, giyim, barınma vs.) erişimleri kısıtlanır. Bu koşullardaki bir grup ya bu diyardan gidecek ya da nesli tükenip yok olacaktır.
Sosyal yoğunluğun çok düşük olduğu senaryoda grup dayanışmasını sürdürmek zorlaşır. Bu da o grubu “güvencesiz ve ucuz işgücü” kaynağı yapar. 15T mağdurlarının “kümelenme” tarzı ne mesleki ne de sosyal anlamda bir “refah adacığı” yaratacak yoğunlukta.
Onların mağduriyeti, örneğin Suriyeli sığınmacıların aksine, ekonomik sektörlere ucuz işgücü sağlamaya yönelik bir siyasal ajandanın konusu değil; bilakis bir siyasal kıyım mantığının ürünüydü. Küçük girişimcilik örneklerinin bile “yeniden yapılanma” suçlamasıyla terörize edildiği koşullar, 15T mağdurlarını iki senaryo (göç ya da yok oluş) arasında bir yerde tutuyor.
Buna karşılık, “sorun işareti” koyduğumuz her noktada Devlet’in kararlı bir tutumunu teşhis etmek mümkün. Çünkü “mağdurları mağdur pozisyonunda tutmak”, ekonomi-politik anlamda etkili ve verimli bir “strateji”. Bu stratejinin başarısını garanti eden iki başat faktör var.
Birincisi, devletler bazen dâhili krizleri belirli bir grubu kurban ederek yönetir. 15T’nin ardından inşa edilen yönetimsel mimarinin temeli de esasen böyle bir “kurbanlaştırma” töreniyle atılmıştı. Ama ben dahil çok az mağdur bunu fark edebildi.
Dışlanmışlığın “geçici” olduğuna ve basit bir yasal düzenlemeyle eski konumlarına döneceklerine inananlar bugün bile çoğunlukta. Bu inanış ya da beklenti, özellikle dindar KHKlılar arasında “mistik” yorumlara rağbeti artırırken rasyonel düşünceyi geriletiyor. Bu da son tahlilde hak temelli dayanışma ve örgütlenme imkanlarını sabote ediyor. Hayatını kaybeden KHKlılar’ın çoğunun “işe iade” edilmiş olması ise mağduriyet sürecinin grotesk bir ayrıntısı olarak hafızalarda yerini almış durumda.
İkincisi, bu strateji, 2000’li yılların başından itibaren dünyada ve Türkiye’de yükselişe geçen neoliberal politikalarla uyumlu bir strateji. Egemen sınıfın refahı için emeklilerin evlerinde, yoksulların varoşlarda, LGBT bireylerin fuhuş endüstrisinde, depremzedelerin çadırlarda, KHKlılar’ın Kod 37’de tutulması gerekiyor. Vatandaşlığın, literatürde “alacalı vatandaşlık” (variegated citizenship) olarak bilinen ikinci sınıf formlarının geliştirilmesi, neoliberal politikaların başarısı açısından nesnel bir zorunluluk. Özetle, 15T mağdurları olarak basitçe bir liderin öfkesinin kurbanı değiliz. Yaşadıklarımız, kapitalizmin döngüsel krizlerinden bağımsız değil.
Mağdurları mağdur pozisyonunda tutmanın etkisi şurada: Mağduriyet, kabul edilebilir sosyal değerlerin ve davranış biçimlerinin toplumsal bir hatırlatıcısı ve geri kalanlar için bir “norm güçlendirme” aracıdır.
Mağdurların varlığı, bu normlara meydan okuma potansiyeli bulunan muhalifler üzerinde caydırıcı etkiye sahiptir. Bu anlamda kitlesel mağduriyetler yaratmak, egemen sınıfın ahlak sisteminin bir parçasıdır. Egemen sınıf ve onun ajanları, koşulları mağduriyetler açısından değil sınıf çıkarları açısından değerlendirir.
Kitlesel mağduriyetler söz konusu olduğunda bu ahlak sistemi şöyle işler: “Mağdur olmak”, mağdurla diğerleri arasındaki sosyal mesafeyi artırır. Devlet, belirli kişi ya da grupları “sapkın, terörist, hain vs.” olarak damgaladığında diğerleri, onlarla ilişki kurma ve onlara ahlaki eşitleri gibi davranma yükümlülüğünden kurtulur. Bu da mağdurlar tarafından incitilme ya da onların öfkesine maruz kalma riskini azaltır.
15T mağdurlarının yaşadıkları, bu anlamda modern zamanların en işlevsel hikayesi olabilir. Geride kalanların çoğu, onların hikayesini nerdeyse “canlı” izleyerek, siyasal, kültürel ve dinsel açıdan uygun davranışın ne olduğuna dair resmi tanımlara sadakatini pekiştirmektedir.
Mağdurlardan sıkça duyduğumuz serzenişler, pekiştirme sürecinin başarısının kanıtı gibidir: “En yakınlarım bile beni terk etti.” Bu terk ediş o kadar normal ki. Holokost normal tutumlarla başlar. Bunun nedenleri var.
Toplumsal Tepkisizlik
Yukarıda egemen sınıfın ahlak sisteminden bahsettik. Bu ahlak sisteminde, ötekinin acısına tanık olanlar harekete geçmek zorunda değildir. Bilakis sizinle temasını kesen eski dostlar, bunun için ‘haklı’ nedenler bulmak zorundadır. Bu nedenleri kısaca gözden geçirelim.
Korku bazen sessizliğe yol açsa da yeterince açıklayıcı değildir. Ortalama birey, korkunun yokluğunda bile sıklıkla zalimin zulmüne yürekten karşı çıkmayacak şekilde kendisini “re-sosyalize” etme (etrafa bakarak fikirlerini radikal biçimde değiştirme) eğilimindedir. Bu eğilim büyük bir terapik değere sahiptir; suçluluk duygusunu, empatik stresi ve korkuyu devre dışı bırakır.
Ortalama bireyden beklenen budur: Devlet’in mağdurlara muamelesine bakarak yeniden sosyalleşmek.
Yeniden sosyalleşme, genellikle “uzmanlar”, hükümetler ya da dinsel-kültürel otoriteler tarafından üretilen “gerçeklik” tanımının benimsenmesi yoluyla başarılır. Örneğin komşunuzun Devlet tarafından “terörist” listesine alınmış olması, ona karşı tutumunuzu dramatik biçimde değiştirebilir. Karşı görüşlerin yokluğunda, değişimin yönü iktidar pozisyonlarını işgal edenlerce tayin edilir.
Adil dünya inancı: İyilik mutluluğa, suç cezaya götürür. Adil dünya inancında ilişki kabaca böyle kurulur. Muhafazakar bakış açısından, “hak ettiğimizi aldığımız ve aldığımızı hak ettiğimiz” bir dünyada yaşıyoruzdur. Bu dünyada, örneğin hastalanmak, sakatlanmak ya da hapse girmek, genellikle kötülük veya suçluluk belirtisi olarak algılanır.
Ünlü psikolog Fritz Heider’in müstehzi ifadesiyle, “öteki talihsizse bir günah işlemiştir.” Adil dünya inancı, bireyin gerçeklik algısını zulme izin verme ve haklı çıkarma yönünde değiştirir. Bu inancın temelinde, “ilahi adalet” kavramıyla bağlantılı -burada detayına girmeyeceğimiz- güçlü dinsel önyargılar bulunmaktadır.
Mağduru suçlamak, onun yanlış bir şey yapmış olması gerektiğini varsayarak bireye sahte bir güvenlik duygusu verir (‘sen de paranı o bankaya yatırmasaydın’). “Zarar görmezlik” (invulnerability) olarak adlandırılan bu eğilim ya da yanılsama da esasen adil dünya inancı ve iyimserlik önyargısıyla ilgilidir. İnsanlar, bilişsel dengelerini korumak için böyle bir güvenlik duygusu geliştirebilirler.
Mevcut kültürel ekoloji, eşitsizliği doğal ve haklı değerlendiriyorsa, mağdurlar temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabiliyorsa (henüz ‘ağaç kökü yeme’ evresine geçmemişlerse), kültürel olarak kabul edilen muamele standartları aşırı zalimliği onaylarken mağdurlar hala ayakta ise (kitlesel ölümler gözlenmiyorsa) “adaletsizlik” eleştirisi görülmeyebilir.
Her toplum kendi kurucu değerlerini üyelerine öğretir. Ancak toplumlar, özellikle “düşman” olarak tanımlanan bireyler için üyelerinden hayatlarını tehlikeye atmalarını beklemez, bu yönde bir telkinde bulunmaz. Schindler’in Listesi, bu kuralı doğrulayan bir istisnadır.
Bu koşullarda, Lenin’in o ünlü “Ne Yapmalı?” sorusu yolumuzu aydınlatabilir. Onun kendinden önceki dağınık sosyal demokrat anlayıştan kopması gibi, bizler de mağduriyetin mahiyetine dair geleneksel yorumların etkisinden kurtulmayı deneyebiliriz. Bunun yolları var.
Ne Yapmalı?
Mağdur muhalif ve sorgulayıcı olmalıdır. Özellikle yürürlükteki din ve ahlak sistemine karşı eleştirel olmalıyız. Marx’ın tespitiyle, “her çağda egemen olan fikirler, egemen sınıfın fikirleridir.” Keza, başında nöbet tutmamız, hatta uğrunda ölmeye hazır olmamız istenen değerler egemen sınıfın değerleridir.Muhafazakar bir düzene karşı muhafazakar değerlerin sancağını taşıyarak muhalefet yapılmaz. Sahici bir muhalefet özgürlükçü, seküler, sol ve tercihan sosyalist olmak zorundadır.
“Kendi kavram setlerimizle düşünmek”, sıkça duyduğumuz, çekici ama muhafazakar bir klişedir. Oysa kitlesel mağduriyetler üzerine zengin bir literatür ve terminoloji var. Tekerleği yeniden icat etmek yerine onlardan yararlanmalıyız. Mağduriyetler üzerine düşünürken dini terimlerle değil, siyasal ve sınıfsal terimlerle düşünmeliyiz. Bunun için sol ve sosyalist programlara ilgi göstermeli, dert ve öfkeyi örgütlü eylemlere dönüştürme konusunda bilgi ve deneyimimizi artırmalıyız.
Mağduriyetin “bize özel” ve emsalsiz olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Benzer acıların tarihte farklı gruplara da yaşatılmış olma ihtimali dışlanmamalıdır. Keza mağdur, Devlet’in “terörist” dediğine terörist demeyi bırakmalı, bu ülkede hemen her gün birilerinin terörist ilan edildiğini unutmamalıdır. Örneğin “Haşhaşî” benzetmesine, “biz Haşhaşi değiliz, onlar teröristti” diye tepki vermek yerine, Haşhaşilere Abbasi sarayının penceresinden bakan ana akım anlatılar sorgulanmalıdır.
Hukuksuzluktan yakınanlara, “günaydın, ucu size dokununca mı uyandınız” demek yerine, “aramıza hoş geldiniz” denmelidir. Mağdur, dışlandığı koşullarda dışlayıcı olmamalıdır. Kendi içine kapanmış küskün kitleler, Devlet için yönetilmesi en kolay kitlelerdir. Çünkü dışlanmaya uyum sağlamışlar, “mağduriyetin tadını çıkarma” evresine geçmişlerdir.
Mağduriyet, psikolojik bir vaka olarak değil semiyotik bir “gösteren” olarak algılanmalıdır. “Mağdur psikolojisi” bulaşıcıdır ve insanın modunu düşürür. Bu psikolojinin en uç noktası, mağdurun kendini suçlamasıdır (‘keşke paramı o bankaya yatırmasaydım’). Bu nokta, Devlet’in yukarıda tanımladığımız stratejisiyle uyumludur. Hikayemizi kurgularken acımayı değil, faillere yönelik öfkeyi tetikleyecek bir tür “semantik çerçeve” geliştirmeliyiz. Çünkü bazen güçten ve ötekinin acısından sağlanan tatmin iç içe geçer.
Varlığını mağdura atfettiği ideoloji ile savaşmaya adayan bir fail için onun acısının özel bir işlevi vardır: Mağdurun acı çekmesi onun işini tatminkar kılar. Hakimler, savcılar, polisler, gardiyanlar vs. “kötü” olanla başarılı biçimde mücadele etmekten tatmin olurlar. Bu tatminkarlık, mağduriyet hikayeleri için de geçerlidir: Hikaye ne kadar acıklı olursa onları o kadar mutlu edecektir. “Acıyı bal eylemek” yerine, onu bilincin bir parçası yaparak “dert ve öfke” odaklı bir anlatı geliştirmek gerekir. Yoksa mağduriyet hikayeleri, Devlet katında “yönetimsellik” (governmentality) analizlerine esin veren birer veriye dönüşebilir.
Mağdur aynı zamanda Madun’dur.Madun, “alt”, “aşağı” veya “ast” anlamına geliyor. Gayatri Spivak’tan ödünç alarak soralım: “Madun konuşabilir mi?” Evet, konuşabilir ama sesi duyulmaz ya da ne dediği anlaşılmaz; “mağdur olmayan” birine başka bir dil konuşuyormuş gibi gelir. “Memuriyetten ihraç edildim” dediğinizde “nasıl olsa maaşını alıyorsun” diye teselli eden; “takipsizlik” almışsanız “işe dönüş ne zaman” diye soran iyiniyetli adamın durumu böyledir.
Mağdurun dili bir tür yabancı dildir. Spivak, madunların sesinin gerçekten temsil edilip edilemeyeceğini sorgular. Muhalif siyasetçilerin mağdurlar lehindeki sesleri bu anlamda önemlidir. Temsil niteliği düşük de olsa bunları oy kaygısıyla ya da rüşvet-i kelam kabilinden yapılmış açıklamalar olarak görmemek (öyle bile olsa), onları sık sık bu amaçla rahatsız etmek gerekir.
Son Söz
Van Gogh “Patates Yiyenler” tablosunu tamamladığında (1885) Hollanda ekonomik anlamda altın çağının zirvesindeydi. Ancak bu altın çağ, köylülerin tuvale yansıyan yoksulluğunu ortadan kaldırmadı. Belki 15T mağdurları arasından bir ressam çıkıp, bir “Ağaç Kökü Yiyenler” tablosu yaparak, Türkiye için de geçerli olan bu çelişkili manzaraya göndermede bulunabilir. Bu tablo alıcı bulur mu bilemeyiz ama şundan emin olabiliriz: Ağaç kökü yemek, ulufe ile geçinmekten daha onurlu bir beslenme rejimidir.
—–
Muhsin Altun
Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) mezunu (1991). Siyaset bilimi ana bilim dalında yüksek lisans yaptı (1995). Kamuda çeşitli görevlerde bulundu (1992-2016). Yabancı dili İngilizce. İlgi ve çalışma alanı siyasal antropoloji.
Çeşitli blog ve sitelerde iktidarın doğası, siyasal etnografi ve toplumsal değişim üzerine yazıyor. Siyaset bilimi ile antropoloji ve arkeoloji arasında kavramsal ve metodolojik anlamda köprüler kurmayı deneyen çalışmaları var. Dindarca Öldürmek: Bir Milyon Kızıl Müslüman Nasıl Katledildi, İtibar ve İktidar: Antropolojik Bir Bakış, İsyan Hikâyeleri: İtaatsizliğin Antropolojisi adlı kitapları bunlar arasında özel bir yere sahip.
Twitter (X): @ebuzerdust