Hajrudin Somun: Sırp kasabı Slobodan Miloşeviç’i “Aziz” ilan edecekler

06.06.2026

Son yirmi yılda üçüncü kez, eski Sırp Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç’in Bosna’daki savaşı kaybetmediğini ve bir gün, Sırp azizi Aziz Sava’dan (Sveti Sava) sonra en büyük aziz ilan edileceğini iddia ediyorum. Son otuz yıldır yaşanan birçok şey, 2026’daki şu mayıs günleri de dahil olmak üzere, bana bunu söyleme hakkını veriyor.

Geçtiğimiz Mart ayında Miloşeviç’in ölümünün yirminci yıldönümü, son on yılda olduğu gibi, (Miloşeviç’in doğduğu) Pasorofça şehrinde mütevazı bir şekilde, Belgrad’da ise daha da mütevazı bir şekilde anıldı.

Muhtemelen şu anda Sırbistan’ı yönetenler, Batı’da “Balkan kasabı”nın mirasçıları ilan edilmekten korktuğu için.

Pasorofça’da Miloşeviç’in evinin avlusunda bir anma töreni düzenlendi ve mezarına çiçekler bırakıldı. Törene kaçınılmaz olarak Vojislav Šešelj ve Aleksandar Vulin (gibi aşırı milliyetçi Sırplar) katıldı.

Nadir yorumlardan biri, yazar Tomislav Markoviç’in şu sözleriydi: “Baş suçlu, suçlu olarak mahkum edilmeden öteki dünyaya gitti; kanlı politikalarının destekçileri bunu Miloşeviç’in masum ve suçsuz öldüğü şeklinde yorumlamayı seviyor.”

Miloşeviç hakkında ilk kez İstanbul’da Zaman gazetesinin İngilizce baskısında yazmıştım, bu gazete daha sonra Türk hükümeti tarafından yasaklandı ve editörleri ve gazetecileri hapse atıldı. Orijinal metni bulamadım, ancak Zagreb’te bir portalde izine rastladım: “Eski Sırp cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç’in ölümünün ikinci yıldönümü arifesinde (11 Mart 2006’da öldü), Bosna Hersek’in Türkiye’deki eski büyükelçisi Hajrudin Somun Today’s Zaman’da, ‘Miloşeviç Bosna’daki savaşı kazandı mı?’ başlıklı bir köşe yazısında onun karakteri ve çalışmaları üzerine düşüncelerini paylaştı.”

Yazı şunları belirtiyor: “Bölge dışında, Miloşeviç’in Bosna Hersek’teki savaş da dahil olmak üzere Balkanlar’da dört savaş kaybettiği vurgulanacaktır. Bu birçok kişiye temelsiz görünecek ve bazıları bunu bir sapkınlık olarak değerlendirecek olsa da, Miloseviç’in Bosna’daki savaşı kazandığını veya en azından kaybetmediğini kabul ediyorum”.

“Uzun vadede Miloşeviç Bosna Hersek’te başarılı oldu. 1389’da Kosova savaşında Türklere karşı kazanılan zaferin intikamı olarak Sırp mitini aklında tutmasa bile, gelecek yüzyıllarda tarihi sayılabilecek bir şey başardı.”

“Aslında, Bosna’nın doğu kesimindeki Sırp olmayan nüfusu etnik olarak temizleyerek ve Sırp Cumhuriyeti’ni kurarak, Sırplar Ortodoksluğun sınırlarını genişlettiler.”

Somun devam ediyor: “Drina sadece Bosna Hersek ve Sırbistan’ı değil, aynı zamanda bin yıldan fazla bir süredir Roma Katoliklerini Ortodokslardan da ayırmıştır.”

On yıl sonra yine Miloşeviç’in ölüm yıldönümünde, 2016’da, Sırp Cumhuriyeti Başkanı Aleksandar Vuçiç’ten sadece birkaç gün sonra, Sırp Cumhuriyeti’nin (Republika Srpska) lideri Milorad Dodik’in Moskova’da olduğunu ve orada Tüm Rusya Patriği Kirill’in kendisine “Ortodoks halkların birliği” ödülünü verdiğini yazmıştım.

Kırım’ın Rusya’ya iadesi konusunda referandum planlanması ile Republika Srpska’nın bağımsızlığı konusunda referandum tehditleri ve Banya Luka’da Putin’in posterlerinin sallanması arasındaki bağlantı tesadüf gibi görünüyordu; ancak imkansız değildi.

Düşüncemin nedeni, Dodik’in polislerine iki bölge arasındaki sınır çizgisine taş işaretler yerleştirme emri vereceği tehdidi de olabilirdi; buna benzer işaretler Osmanlı döneminden kalma olup bu bölgede hala bulunabilir.

Ayrıca, büyük ölçüde Slobodan Miloşeviç tarafından dayatılan Dayton anayasal yapısı nedeniyle acı çeken Bosna Hersek’in bölgesel konumuna da değindim. Ancak bugün bile, Milşeviç’in yeteneklerinin Dayton’dan çok daha uzun süre hatırlanacağı bir şey olduğunu düşünüyorum. Miloşeviç, Ortodoksluğunun sınırlarını Drina Nehri boyunca yaklaşık elli kilometre genişletti; bu, Doğu imparatorluklarının hiçbir hükümdarının neredeyse on yüzyıl boyunca başaramadığı bir şeydi. Tüm tarih kaynakları, Katoliklik ile Ortodoks Kilisesi arasındaki büyük ayrılığın veya Hristiyanlıktaki büyük bölünmenin, Konstantinopolis Patriği Mihail Crularius ve Papa IX. Leo’nun hükümdarlığı döneminde, 16 Temmuz 1054’te gerçekleştiğini öğretir.

395 yılında İmparator Theodosius’un ölümünden sonra bile, Roma İmparatorluğu kesin olarak doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünmüştü ve sınırı güneyde Sirmi’den (Sremska Mitrovica) Drina vadisi boyunca Karadağ kıyılarına kadar uzanıyordu. Daha sonraki tüm yüzyıllar boyunca, en azından bu Balkan bölgesinde, Drina’nın iki egemen Hristiyan mezhebi arasındaki sınır olduğu düşünülüyordu. Drina nehrinin doğusunda Katoliklik azdı, batı Ortodoksluğu ise doğu Hersek hariç daha yaygındı.

İngiliz tarihçi Noel Malcolm, Osmanlı fetihlerinden önce kuzey Bosna’da Ortodoks Hristiyanların olduğuna dair iddiaları doğrulayacak geçerli bir kanıt bulamadı. Her iki tarafın da sapkın kabul ettiği Bosna Kilisesi de, Katolikliği Ortodoksluktan ayırmıştı. Kabul etmek gerekir ki, Osmanlılar Ortodoksluğun batı Bosna’ya, imparatorluklarının batı sınırlarına kadar yayılmasına yardımcı oldu, ancak Drina en azından iki Hristiyanlık arasında sembolik bir sınır olarak kaldı. Balkanlarda ise bu, Doğu ve Batı arasındaki çağdaş siyasi bölünmeler ve rekabetle ilgili bir çizgiydi.

Slobodan Miloşeviç’in ölüm yıldönümünde, dört savaş kaybettiği söylenirken ve birçok Sırp onu hatırlamakta isteksiz davranırken, tekrar ediyorum ki, Bosna Hersek’teki savaşı kaybettiği doğru değildir.

Miloşeviç’in 1990’lardaki savaşlarında, tüm Sırpları ve Ortodoksları Büyük Sırbistan’a dahil etme hırsının önünde duran herkes hedef alındı. Bosna Hersek’in iki ayrı varlığa bölünmesinden sorumlu olan tek kişi Miloşeviç değildir, ama Nazi işbirlikçisi Draja Mihailoviç’in 1940’ların başlarında başaramadığı bir şeyi, Gorajde çevresi hariç, Drina Nehri kıyılarını “Sırp olmayan dünyadan” temizlemeyi başaran kişi odur.

Foça halkı, 1990’larda yaşananların Draja zamanından daha kötü olduğunu biliyor; o da camilerin yıkılmasını emretmemişti, ancak Miloşeviç’in politikasının uygulayıcıları sadece ünlü Alaca Camii’ni değil, altı camiyi daha yıktılar. Yeni doğmuş kardeşim de o camilerden birinin yanına gömülüydü.

Geleceği gerçekleşene kadar tahmin etmeye izin vermeyen tarihçiler beni affetsin, ama ben Sırpların, Hristiyanlığın büyük bölünmesinin bininci yıldönümü vesilesiyle, 2054’te Slobodan Milošević’i aziz ilan edecekleri varsayımında ısrar ediyorum.

Belki de, onun bir komünist olduğunu, bir keşiş olmadığını tamamen unutmuş oldukları zaman.

Aziz ilan edilmek için, kilise çevrelerinde ileri sürülen birkaç koşulu yerine getirmek gerekir: Şehitlik, halk arasında kült mertebesine ulaşmak, mucizevi görüntü ve kalıntılarının çürümemesi. Aziz Sava, 1236’daki ölümünden kısa bir süre sonra bu şekilde takdis edilmeye başlandı, ancak 1775’e kadar aziz ilan edilmedi. Bu, Miloşeviç’in en geç 2545’te, hatta çok daha önce Sırp azizi ilan edilebileceği anlamına geliyor.

Tomislav Markoviç ayrıca, 1990’lardaki Sırbistan savaşlarından önce “toplu coşku, kitlesel histeri, lider kültü, Tanrı’nın oğlunun yeryüzüne inişi” atmosferi olduğunu söylüyor. Milorad Dodik şimdi bu atmosferi Bosna’daki ve hatta Sırbistan’daki Sırplara empoze etmeye çalışıyor.

Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç, tıpkı Mioşeviç’in Nisan 1992’de Bosna Hersek’in Sırbistan’dan “ayrılması” nedeniyle Sırp Ujitze Kolordusu’na Drina Nehri’ni geçme emri vermesi gibi, Sırbistan’dan “ayrılan” Karadağ’ı tehdit ediyor.

Vladimir Putin’in Mayıs 2016’daki Zafer Günü geçit töreni gününde Milorad Dodik’i kabul etmesi hiç de şaka değil; tıpkı 14 Ekim 1991’de (Bosnalı Sırpların lideri) Radovan Karaciç’in, bir halkın tamamının yok olacağı tehdidini karikatür gibi tekrarlayan ve bizim de güldüğümüz gibi. Herkes onun Müslüman halkı kastettiğini biliyordu.

Ayrıca Mimar Bogdan Bogdanoviç’in dünyaca değerli bir başyapıtı olan, II. Dünya Savaşı’nda Faşistlere ve Nazilere karşı savaşan Tito’nun savaşçılarına adanmış Partizan Mezarlığı’nın Mostar’da halen yıkılıp tahrip edilmesi de ayrı bir konu.

Beni rahatlatan şey, bugün Miloşerviç’in savaşlarının arifesinde olduğundan çok daha fazla Bosna Hersekli’nin bu tür şeyleri şaka olarak görmemesi. Filozof Nezuk Kurak, Partizan mezarlığının tahrip edilmesini sadece vandalizm değil, tüm Avrupa’nın üzerinde kara bir bulut gibi asılı duran post-faşizm olarak nitelendiriyor.

Bosna Hersek’in geleceğine dair korkularımın, Kamil Durakoviç ve Oslobobodjenje gazetesinde aynı sayfalarını paylaştığım meslektaşlarım, Banya Luka’dan Dragan Bursak ve Mostar’dan Dragan Markovina gibi politikacılar tarafından dile getirildiğini görüyorum.

Keşke ekim ayındaki seçimlere hazırlanan seçmenler bizi dinleseler ve yıllardır oy verdikleri o milliyetçi seçkinlere oy vermeseler (*).

……….

Bağımsız Bosna Hersek’in ilk Ankara Büyükelçisi Hajrudin Somun’un bu yazısı, 22 Mayıs 2026’da Saraybosna’nın Oslobodjenje gazetesinde çıktı. Çeviri: H Somun – H Özdalga.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir