Faik Öcal: Kissinger’e göre Diplomasi

22.07.2026

Henry Kissinger, Amerika’nın eski Dışişleri Bakanı, uluslararası ilişkiler akademisyeni ve bizim coğrafyamızı iyi tanıyan biri. Onun ‘Diplomasi’ kitabı, uluslararası siyasetle ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir yapıt (*).

“XXI. Yüzyılın uluslararası sistemi, görünüşte bir karşıtlıklar sistemi olacaktır: Bir tarafta bölünmeler, diğer tarafta ise giderek artan küreselleşme… Yeni düzen, en az altı büyük güçten -Birleşik Devletler, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve olasılıkla Hindistan- ve küçük ve orta büyüklükteki birçok devletten oluşacaktır” (s. 16).

Kitap kendi içinde organik bir bütünlüğe ve tutarlılığa sahip. Kissinger, birikimi ve tecrübesini olabildiğince sergilerken, aslında Batı’nın gerçek ve acımasız yüzünü de ortaya koyar- görmek isteyenler için.

Kissinger’ın anlayışına göre küreselleşme Batılı emperyal güçlerin çıkarlarına hizmet etmelidir. Biz buna Batılı emperyalistlerin, gelişmekte olan ülkelere dönük “böl-yönet politikası” da diyebiliriz.

ABD Başkanı Roosevelt: “Bir ulusun kendi gücüyle koruyamadığı bir şey, uluslararası toplum tarafından da korunamaz” (s. 32).

Bu sözü hak ve özgürlükler bağlamında da değerlendirebiliriz, ulusal çıkarlar bağlamında da okuyabiliriz. Demokrasisini kendi inşa edemeyen bir ülke ayakta duramaz.

Şu bir gerçektir: Başka ülkelerinin demokratik olup olmaması Batılı ülkelerin umurunda değildir. Onlar ulusal çıkarlarına hizmet eden rejimleri destekler. Bu açıdan Trump örneği ilginçtir. Trump Batılıların yüzlerindeki bütün maskeleri çıkarıp attı.

Trump gösterdi ki, Batı sadece kendi çıkarlarını düşünür.

Woodrow Wilson’dan G. W. Bush’a kadar Amerikan başkanları uluslararası liderlik iddiasını bencil olmama ilkesine dayandırmıştır: Ulusal çıkarlar hesaplanabilir; bencil olmamanın tarifi ise bunu uygulayanın kendisi yapar (s. 39).

Bencil olmama başkalarını da hesaba katmaktır.

Palmerson: “Bizim ne ebedi müttefikimiz ne de devamlı düşmanımız vardır. Çıkarlarımız ebedidir ve bizim görevimiz de bu çıkarlarımızı izlemektir” (s. 88).

Evet, Britanya eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Palmerson doğru söylüyor.

Ancak doğru söylüyor olması haklı olduğu anlamına gelmiyor.

Kardinal Richelieu, genellikle modern devlet sisteminin babası kabul edilir (Rişelyö okunur, 17. yüzyıl Fransa Başbakanı).

Raison d’état (devletin varlık nedeni) kavramını o yarattı.

Devletin iyiliği ve onu ilerletmek için kullanılan her türlü aracı haklı çıkarma düşüncesini geliştirdi ve günümüzdeki karşılığı ile ulusal güvenlik gerekçesini, Fransa’nın çıkarları için acımasızca kullandı (s. 50).

Richelieu: Devlet işlerinde kim güçlü ise çoğu zaman o haklıdır ve kim güçsüz ise dünyanın çoğunluğunun gözünde haksız konuma düşmekten kendisini zor korur (s. 57).

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, önceki yüzyıllarda her kıtada sömürgeler kuran ve dünyayı yöneten Avrupalı emperyalist ülkeler, küresel liderliği ABD’ye devretti ve Avrupa Birliği adı altında bir araya geldiler.  

Güçlü olan bütün teknolojik unsurlara sahip olan Batı’dır. Biz kimiz ve nerede duruyoruz? Ne istediğimiz ve nerede durduğumuz belli olmadığı için Batı karşısında eziliyoruz. Ne zaman ki kendimizi toparlarız; gücünü maddiyattan alan Batılı devletler karşısında ayağa kalkabilir, kendimiz oluruz.

Biz insanın insanca yaşama hakkını savunuyoruz. İnsanca yaşamak herkesin hakkıdır. Kimse bu hakkı insandan alamaz.

Fakat günümüzde dünyayı yamyam ruhlu gangsterler yönettiği için insanın hiçbir kıymeti yok. İnsan, kapitalist sistemin bir dişlisinden daha değersiz ve önemsiz. Bunu yapanlar da yamyam ruhlu gangsterler.

Avusturya İmparatorluğu Dışişleri Bakanı Metternich: Kendiliğinden var olması gereken şeyler, keyfi bir bildiri şeklinde ortaya çıkarsa gücünü yitirir” (s.76).

Batı’nın liderlik yaptığı dünyada hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bütün evrensel değerlerin arkasında zulüm ve gözyaşı vardır. Kendimizi Batı dünyasının iki yüzlülüğüne karşı korumak için önce kendimiz dürüst olmalıyız. Fakat dünyanın güvenden ve insanların dürüstlükten uzak olduğunu biliyoruz. 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Clarendon: Bir ülke ki büyük değişiklikler peşinde koşar, fakat üzerine risk alma iradesinden yoksun olur, o ülke kendisini başarısızlığa mahkum eder” (s. 100).

Vesayetler ülkesi olan Türkiye hemen hiçbir zaman risk almadı. Fakat Batı da riske girmekten kaçındı hep. Aslında dünyada hiçbir ülke riske girmek istemez. Bu yüzden de dünya yaşanılır olmaktan çok uzaktır.

Bismarck: “Politika, bir olasılıklar sanatıdır, bilim ise göreceliktir. Kral bile, kişisel sempati ve antipatilerini, devlet çıkarlarının üzerine çıkarma hakkına sahip değildir” (s. 122).

(Bismarck, 19. yüzyılda Almanya’nın birleşmesine önderlik eden ve Birleşik Almanya’nın ilk Başbakanı olan devlet adamı). 

Diyebiliriz ki bütün devlet adamları, cumhurbaşkanları devletin çıkarlarına göre hareket etmek zorundadır. Kimse kendi devletinin kara kutusu ya da kırmızı defteri dışına çıkamaz. Kara kutu ve kırmızı defter gücün sembolüdür. Güç zehirler, mutlak güç öldürür.

Bir yere egemen olmak için diplomatik bir kestirme yol yoktur, tek yol savaştır. (s. 166).

Putin’in Ukrayna’yı işgal etmesi, İsrail’in Lübnan ve İran’a saldırması, Trump’ın Venezuela Başkanı Maduro’yu yatak odasından alıp götürmesi ve İsrail’le birlikte İran’a saldırmasını buna örnek olarak verebiliriz.

“10 Ocak 1957’de Eisenhower, Ulusa Sesleniş konuşmasında ABD’nin bütün hür dünyayı koruma yükümlülüğünü üstlendiğini ilan etti. Birincisi, Amerika’nın hayati çıkarları dünya çapındadır, her iki yarım küreyi ve her kıtayı içine alır. İkincisi, hür dünyadaki her ulusla çıkar birliğimiz vardır. Üçüncüsü, çıkarların karşılıklı bağımlılığı, bütün halkların haklarına ve barışa dürüst bir saygı gösterilmesini gerektirir” (s. 529).

İlk ikisi doğru, daha doğrusu makul mantıklı, yani raison d’état olabilir ama üçüncüsü kesinlikle doğru değil. Sanırım bu koca yalanı saklayıp gizlemek için, ilk iki doğruyu mantığa büründürerek konuşmuş Eisenhower.

“…Diplomaside de bir tarafın elinde ne kadar çok seçenek varsa karşı tarafın seçenekleri o kadar çok azalır ve hedeflerin peşinden giderken o kadar çok dikkatli olmak zorunda kalır. Gerçekten de bu durum zamanla karşı tarafı düşmanlığa son vermeye teşvik edebilir” (s. 697).

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın politikası, “aktif bir şekilde demokrasiyi teşvik etmesi, ideallerine uygun ülkeleri ödüllendirmesi, uymayanları ise Amerika’ya karşı tehdit oluştursun oluşturmasın cezalandırması” şeklindedir

(s. 750).

Trump ise hukuk, demokrasi gibi değerlerin ve renkli sözcüklerin Batı’nın dış politikasında asla yeri olmadığını bütün dünyaya gösterdi.

ABD’nin kurucu babalarından Thomas Paine’e göre, yanlış bir hükümet sistemi tarafından insanlar birbirine düşman hale getirilmediği sürece, insan insanın düşmanı değildir.

Son olarak Paine’e soralım: Dünyada doğru bir hükümet sistemiyle yönetilen bir ülke var mı?

Ya da: Kendi egosunu devletin varlığıyla özdeşleştirmeyen kaç lider var?

………

(*)- Diplomasi, Henry Kissinger, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren İbrahim H. Kurt, 872 sayfa, İstanbul 2002.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir