Hajrudin Somun: Keman çalan Ayetullah

07.03.2026

Sadece sekiz ay ara ardından İran’a karşı ikinci Amerikan-İsrail savaşının başlamasından günlerce sonra bile, o ülkenin içinde neler olup bittiğini veya önümüzdeki günlerde neler olabileceğini bilmek imkansız. Her şey mümkün.

Bir hükümeti devirmek için başlatılan savaşların geçmiş deneyimi, bu yoldan genellikle o hükümetlerin güçlendiğini gösteriyor. Başkan Trump, askerlerini yeni savaşlara sokmayacağına dair verdiği sözü bozup İran topraklarına gönderirse, Amerika ve dünya yeni bir Vietnam yaşayacak. Veya Afganistan, Irak.

Amerika’dan çok İsrail’in yönettiği bir savaşın başlayacağından şüphe yoktu. Ama bir savaş makinesi bir kez harekete geçtiğinde, en üst düzey komutanları bile onu kolay durduramaz.

Zagreb’ten Profesör Bojo Kovaçeviç, saldırganların doğasını benden daha iyi anlatıyor: “Amerika’nın İran’dan, barışçı olanlar dahil tüm nükleer programından ve İsrail’i tehdit edebilecek tüm silahlarından vazgeçmesini istemesi, teslimiyet çağrısıdır. Neden aynı şartları İsrail için de koymuyorlar? Dolayısıyla bu, uluslararası ilişkiler bağlamında, kaba şiddeti, korsanlığı ve haydutluğu yaygın bir davranış biçimi olarak kullanan, gizlenmemiş bir emperyalist politika örneğidir.”

Cumartesi günü Amerikan ve İsrail füzeleriyle kızı ve torunuyla birlikte vahşi şekilde öldürülen Ali Hamaney’in, İran’ın mevcut durumuna ne kadar katkıda bulunduğu tartışılabilir. İran’ın birçok dostu, böyle bir eylem şeklinden dolayı öfkelidir. Samimi müminlerin duyguları ise, Malezyalı Ahmed Faruk Musa tarafından, Allah yolunda öldürülenlerin ölü sayılmadığını söyleyen bir Kur’an ayetinden alıntı yapılarak dile getirildi.

İranlılar, büyük ölçüde Amerikan yaptırımları nedeniyle, tükenmişliğe ve açlığa sürüklendi. Yirmi yılı aşkın bir süredir ekonomileri nefes alamıyor, çünkü dolar cinsinden petrol gelirleri İran değil Amerikan bankalarında tutuluyor.

İran’ın en yüksek lideri olarak yükselişini takip ettiğimdeki ilk beklentilerimin aksine, Ayetullah Hamaney’in İslam devriminin başlatıcısı İmam Humeyni’den bile daha sert, daha muhafazakâr ve daha az tavizkar bir lider haline gelmesini yıllardır ilgiyle izliyorum. Halefi olarak tahta çıktığında, daha ılımlı, diğer görüşlere daha açık veya -İranlıların kullandığı ifadeyle- teokratik sisteminin reformist kanadıyla hemfikir olacağını düşünmüştüm. Ayrıca, Şia İslam’ın ileri gelenlerinin taktığı siyah sarığının, İran medeniyetinin entelektüel bir takipçisi için sadece bir örtü olduğunu düşünüyordum ve bunun için kişisel nedenlerim vardı.

Birincisi, gençliğinde dini eğitime bir ara verdiğinde keman çaldığını duymuştum. İkincisi, o dönemdeki bir diğer önde gelen lider olan, Çarşı dilini konuşan ancak Hamaney’den daha büyük bir reformcu olduğu ortaya çıkan Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin aksine, güzel edebi Farsça konuştuğunu kendi ağzından dinlemiştim.

Yaşayan en büyük İranlı yazar Mahmud Devletabadi bana on yıl önce Tahran’da Ayetullah Hamaney’in kendisinden övgü dolu bir şekilde bahsettiğini ve İranlı entelektüellerin raflarında bulunan dört kalın ciltlik uzun romanı “Kelidar”ı okuduğunu, ancak bazı itirazları olduğunu anlatmıştı. Ve Hugo’nun Sefiller’ini gelmiş geçmiş en iyi roman olarak gördüğünü belirtmişti.

(Kelidar, Horasan’da bir dağın adıdır. O yöredeki halkın yaşamını ve folklor geleneklerini anlatan geniş hacimli eser, Türkçe hariç pek çok dile çevrilmiştir ve günümüz İran kültüründe önemli bir ağırlığa sahiptir – hö)

Peki, böylesine eğitimli bir entelektüel, sert ve oldukça acımasız bir politikacıya nasıl dönüştü? O açıdan elbette modern dünyada yalnız değildir. Arnavutluk’tan Enver Hoca’nın Sorbonne diploması yok muydu? Hamaney’i o yöne iten birkaç neden olabilir.

Birincisi, sahip olduğu unvan ve makamın yarattığı psikoloji. Pehlevi hanedanlığına karşı direnişin başlangıcından ve İslam devriminin temellerinin atılmasından beri İmam Humeyni’nin yanındaydı ve bir gün onun yerine geçmeyi umuyordu. Ancak Humeyni’nin kendisi Büyük Ayetullah Muntazeri’ye daha çok güveniyordu. Muntazeri dini liderin aşırı otoritesine ve devrimin ilk yıllarındaki insan hakları ihlallerine karşı çıkınca, 1988’de emekli oldu ve 2009’da ölümüne kadar ev hapsinde kaldı.

İkincisi, insani olarak daha anlaşılabilir olan şey, Hamaney’in devrimden iki yıl sonra iktidardaki İslamcı Parti’nin önde gelen 74 üyesinin öldürüldüğü, Haft-ı Tir katliamı olarak bilinen trajedinin acı hatırasıdır. Hamaney suikast sırasında sağ elinden yaralandı ve ölümüne kadar sol eliyle tokalaştı. Protokol gereği, kendisine yaklaşan herkesin sağ elini cebinde tutması gerekirdi. Bu benim de başıma geldi. Hükümete karşı terör eylemleri gerçekleştiren aşırı solcu Halkın Mücahitleri üyeleri suikasttan sorumlu tutuldu. O mücahitlerden bir kısmının bugün hâlâ Arnavutluk’ta olduğu söylenir.

Bu olay belki de Hamaney’in siyasi sola karşı direncinin ve aynı zamanda suikasttan kurtulan devlet adamlarında bazen görüldüğü gibi, kendi hayatından duyduğu endişenin bir nedeni olabilir. Bunun belki Bosna’nın dostu Erdoğan’ın başına geldiğini de söyleyebiliriz.

Hamaney, ölümüne kadar diğer Ayetullahlara karşı karmaşık duygular besledi. 1989’da Humeyni’nin ölümünden sonra yeni bir dini lider seçme zamanı geldiğinde, Hamaney bir Ayetullah, hele ki Büyük Ayetullah değildi. Mesela Humeyni veya gözden düşmüş Muntazeri gibi değildi. İslam Cumhuriyeti’nin lideri olabilmek için yeterli siyasi niteliklere sahipti ama dini niteliklere değil. Buna rağmen, başkan adaylarına izin veren Uzmanlar Meclisi’nin onu yeni lider ilan etmesi ve otomatik olarak Ayetullah unvanına geçişi sağlandı.

Seçimli parlamenter demokrasi ve teokrasinin bu benzeri olmayan birleşiminin oluşturduğu düzene göre, Yüce Tanrı’ya aracılık yapan birisi olmadan, sadece dünyevi yasalarla adil bir toplum yaratılamaz. Ve bu aracılık ancak, basitçe söylemek gerekirse, Hz. Muhammed ve yanılmaz imamların yetkilerine sahip bir lider tarafından üstlenilebilir. Bu, yine basitleştirilmiş haliyle, İran’daki Şia’nın temel özelliklerinden biridir ve İslam hukuku (fıkıh) bilgini olan fakihin veya Velayet-i Fakih düzeninin oynaması gereken roldür.

Böyle bir sistemde, her şey hakkında kendisine danışılan ve son sözü söyleyen en yüksek dini liderin dünyevi güç ve otorite arzusu devreye girer. Ayetullah Hameney, devlet başkanının rolünü Humeyni’nin yaşadığı zamankinden bile daha sembolik hale getirmeyi başardı. Başbakanlık makamını kaldırdı. Otoritesinin dokunulmazlığını sağlamak için, din konularında bu otoriteyi elinde tutmaya çalışan herkese karşı çıktı ve parlamenter sistemin seçilmiş organlarına daha fazla yetkiler ve haklar tanıdı. Ordudan kaynaklanabilecek bu tür girişimleri önlemek için Hamaney, iktidarı koruma aracı olarak Devrim Muhafızları Ordusu’nun kurulmasına katıldı ve güçlenmesine izin verdi. Devrim Muhafızları ve onun gönüllü kolu Besic’ler (seferberlik birlikleri), düzenli ordudan daha güçlü hale geldi. Kıyafet ve davranış konularındaki dini yasaklara isteksiz duran İranlılar arasında korku yaydı. Devrim Muhafızları yönetimde büyük ağırlık kazandı ve sadece askeri değil, sivil projeleri de yürüterek ülkenin en güçlü mali yapısı haline geldi.

O nedenle Hamaney’in, Muhammed Hatemi veya Hasan Ruhani gibi bazı Cumhurbaşkanlarının savunduğu sistem reformlarına ve ülkenin Amerika ve Batı’ya açılmasına karşı çıkması şaşırtıcı değildir. İlkinin 1988’de Birleşmiş Milletler’de medeniyetler diyaloğu üzerine yaptığı konuşma bugün hala dünya çapında alıntılanır. Yüksek Lider Hamaney, muhafazakar Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın hileli seçimleri nedeniyle 2009’da ülkede çıkan isyanlardan Hatemi ve Başbakan Mir Hüseyin Musavi’yi sorumlu tutmak gerektiğini düşünüyordu. İran medyasının Muhammed Hatemi gibi bir zekanın resmini bile yayınlamasına yıllarca izin verilmedi.

Tahran’daki Devrim Meydanı’nda (Meydane Enkelab) büyük bir inançlı kalabalığının toplanması ve birçoğunun Hameney için ağlaması şaşırtıcı değildir, çünkü “Amerikan emperyalistleri ve Siyonist rejim” yüce liderlerini öldürdü.

Ancak teokratik sisteme karşı olmayan fakat reformunu savunan birçok İranlıdan Hamaney’e sempati duymayan ve İran’ın son on yıllarda çektiği acıların çoğundan onu sorumlu tutanların olması da şaşırtıcı değildir.

Mossad ajanlarının yardımıyla bulunup bu savaşın kışkırtıcıları tarafından öldürülen önde gelen politikacılar ve askeri komutanlar arasında Musavi gibi bazı reformcuların olması ironik gibi görünebilir. Ancak Başkan Trump ve Başbakan Netanyahu’nun asıl amacının, Amerikan emperyalizmine başarıyla direnen ve İsrail soykırımına karşı çıkan tüm rejimleri ortadan kaldırmak olduğu düşünülürse, hiç de ironik değildir.

…..

Hajrudin Somun, Bosna’nın kurucu Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’in dış politika danışmanı ve ilk Ankara Büyükelçisidir. Yazı, Saraybosna’nın etkili günlük gazetesi OSLOLOBOĐENJE’de yayınlandı (3 Mart 2026).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir